BİLDİRİMLERİN GÖLGESİNDE YAŞAMAK: ODAKLANMAYI MI UNUTTUK ?
Ekranın öte yanındaki dostum, bugün seninle biraz dertleşelim. Şu an bu satırları okurken telefonun hemen yanında mı? Belki bir sonraki paragrafa geçmeden bir bildirim ışığı yanacak ya da ekranın köşesinde bir e-posta kutucuğu belirecek. Ve biz, o an okuduğumuz cümleyi, kurduğumuz hayali veya çözmeye çalıştığımız problemi bir kenara bırakıp o küçük ışığa doğru çekileceğiz. Hiç düşündün mü; biz mi teknolojiyi yönetiyoruz, yoksa o küçük kırmızı bildirim balonları mı bizi yönetiyor? Modern çalışma dünyasında “multitasking” yani aynı anda birden fazla iş yapabilme becerisi, bir süper güç gibi pazarlanıyor. Ancak beynimizin biyolojik yapısı buna pek de uygun değil. Aslında yaptığımız şey aynı anda birden fazla işi başarmak değil; dikkatimizi bir işten diğerine çok hızlı ve çok yorucu bir şekilde transfer etmek. Bir kod satırı yazarken gelen bir mesaj, beynimizi o derin “akış” halinden koparıyor. Bilimsel araştırmalar, bölünmüş bir dikkatin eski derinliğine dönmesinin yaklaşık yirmi üç dakika sürdüğünü söylüyor. Yani gün içinde defalarca bölünen zihnimiz, aslında hiçbir zaman tam potansiyeline ulaşamıyor.
Neden o bildirime bakmadan duramıyoruz? Çünkü beynimiz, her yeni bilgi kırıntısında “dopamin” adı verilen bir ödül kimyasalı salgılıyor. Kimin fotoğrafımızı beğendiği, kimin ne yazdığı ya da hangi teknoloji haberinin düştüğü... Hepsi küçük birer ödül gibi geliyor. Ancak bu durum, zihnimizi sığlaşmaya itiyor. Uzun makaleleri okumakta zorlanıyoruz, videoları hızlandırarak izliyoruz, hatta bir filmi bile sonuna kadar dikkatimizi dağıtmadan seyretmek bir başarı haline geliyor. Pikseller bizi hızlandırırken, ruhumuzun derinliğini törpülüyor. Bizler, donanımların en yüksek performansla çalışmasını isteyen insanlarız. Bilgisayarımızda gereksiz çalışan bir arka plan uygulaması gördüğümüzde hemen kapatırız çünkü sistem kaynaklarını tükettiğini biliriz. Peki, kendi zihnimizin kaynaklarını tüketen arka plan uygulamalarına neden bu kadar izin veriyoruz? Sürekli açık duran sosyal medya sekmeleri, her dakika kontrol edilen e-postalar ve bitmek bilmeyen grup sohbetleri... Bunlar aslında bizim zihinsel işlemci gücümüzü tüketen, yaratıcılığımızı sömüren dijital gürültülerden başka bir şey değil.
Ekranın öte yanında bugün kendimize şunu sormalıyız: En son ne zaman bir işe, bir düşünceye veya bir insana kesintisiz bir saatimizi verdik? Teknolojinin bize sunduğu hızın içinde, yavaşlamanın bir eksiklik değil, bir güç olduğunu unutmamalıyız. Bir şeyi hızlı yapmak teknik bir başarıdır ama bir şeyin içinde derinleşmek insani bir sanattır. Gerçek üretim, o sessiz ve bölünmemiş anlarda gerçekleşir. En iyi kodlar o anlarda yazılır, en yaratıcı fikirler zihin gürültüsü dindiğinde gün yüzüne çıkar. Teknoloji bize dünyayı sunuyor olabilir ama dünyayı gerçekten anlamak için bazen o ekranı kapatıp sessizliğin içine girmek gerekir. Bu yazıyı bitirdiğinde, sadece on beş dakikalığına telefonunu başka bir odaya bırakmanı ve hiçbir ekranla etkileşime girmeden sadece bir kahve içmeni veya pencereden dışarı bakmanı istiyorum. Bu sisteme alışık olduğumuz için başta biraz zor gelebilir. İlk birkaç dakika içindeki o “bir şeyi kaçırıyorum” hissini izle. O his aslında sana ait değil; sana öğretilmiş bir alışkanlık. Piksellerin gürültüsü dindiğinde, kendi sesini daha net duyacaksın. Peki senin dikkatin en çok neye yenik düşüyor? O parlak camın arkasındaki “derin seni” en son ne zaman ziyaret ettin?
Ekranın öte yanındaki dostum, bugün seninle biraz dertleşelim. Şu an bu satırları okurken telefonun hemen yanında mı? Belki bir sonraki paragrafa geçmeden bir bildirim ışığı yanacak ya da ekranın köşesinde bir e-posta kutucuğu belirecek. Ve biz, o an okuduğumuz cümleyi, kurduğumuz hayali veya çözmeye çalıştığımız problemi bir kenara bırakıp o küçük ışığa doğru çekileceğiz. Hiç düşündün mü; biz mi teknolojiyi yönetiyoruz, yoksa o küçük kırmızı bildirim balonları mı bizi yönetiyor? Modern çalışma dünyasında “multitasking” yani aynı anda birden fazla iş yapabilme becerisi, bir süper güç gibi pazarlanıyor. Ancak beynimizin biyolojik yapısı buna pek de uygun değil. Aslında yaptığımız şey aynı anda birden fazla işi başarmak değil; dikkatimizi bir işten diğerine çok hızlı ve çok yorucu bir şekilde transfer etmek. Bir kod satırı yazarken gelen bir mesaj, beynimizi o derin “akış” halinden koparıyor. Bilimsel araştırmalar, bölünmüş bir dikkatin eski derinliğine dönmesinin yaklaşık yirmi üç dakika sürdüğünü söylüyor. Yani gün içinde defalarca bölünen zihnimiz, aslında hiçbir zaman tam potansiyeline ulaşamıyor.
Neden o bildirime bakmadan duramıyoruz? Çünkü beynimiz, her yeni bilgi kırıntısında “dopamin” adı verilen bir ödül kimyasalı salgılıyor. Kimin fotoğrafımızı beğendiği, kimin ne yazdığı ya da hangi teknoloji haberinin düştüğü... Hepsi küçük birer ödül gibi geliyor. Ancak bu durum, zihnimizi sığlaşmaya itiyor. Uzun makaleleri okumakta zorlanıyoruz, videoları hızlandırarak izliyoruz, hatta bir filmi bile sonuna kadar dikkatimizi dağıtmadan seyretmek bir başarı haline geliyor. Pikseller bizi hızlandırırken, ruhumuzun derinliğini törpülüyor. Bizler, donanımların en yüksek performansla çalışmasını isteyen insanlarız. Bilgisayarımızda gereksiz çalışan bir arka plan uygulaması gördüğümüzde hemen kapatırız çünkü sistem kaynaklarını tükettiğini biliriz. Peki, kendi zihnimizin kaynaklarını tüketen arka plan uygulamalarına neden bu kadar izin veriyoruz? Sürekli açık duran sosyal medya sekmeleri, her dakika kontrol edilen e-postalar ve bitmek bilmeyen grup sohbetleri... Bunlar aslında bizim zihinsel işlemci gücümüzü tüketen, yaratıcılığımızı sömüren dijital gürültülerden başka bir şey değil.
Ekranın öte yanında bugün kendimize şunu sormalıyız: En son ne zaman bir işe, bir düşünceye veya bir insana kesintisiz bir saatimizi verdik? Teknolojinin bize sunduğu hızın içinde, yavaşlamanın bir eksiklik değil, bir güç olduğunu unutmamalıyız. Bir şeyi hızlı yapmak teknik bir başarıdır ama bir şeyin içinde derinleşmek insani bir sanattır. Gerçek üretim, o sessiz ve bölünmemiş anlarda gerçekleşir. En iyi kodlar o anlarda yazılır, en yaratıcı fikirler zihin gürültüsü dindiğinde gün yüzüne çıkar. Teknoloji bize dünyayı sunuyor olabilir ama dünyayı gerçekten anlamak için bazen o ekranı kapatıp sessizliğin içine girmek gerekir. Bu yazıyı bitirdiğinde, sadece on beş dakikalığına telefonunu başka bir odaya bırakmanı ve hiçbir ekranla etkileşime girmeden sadece bir kahve içmeni veya pencereden dışarı bakmanı istiyorum. Bu sisteme alışık olduğumuz için başta biraz zor gelebilir. İlk birkaç dakika içindeki o “bir şeyi kaçırıyorum” hissini izle. O his aslında sana ait değil; sana öğretilmiş bir alışkanlık. Piksellerin gürültüsü dindiğinde, kendi sesini daha net duyacaksın. Peki senin dikkatin en çok neye yenik düşüyor? O parlak camın arkasındaki “derin seni” en son ne zaman ziyaret ettin?