BEĞENİ SAYILARINDA ERİYEN ÖZSAYGI
Ekranın öte yanındaki dostum, bugün seninle o en çok baktığın, en çok beklediğin küçük kırmızı bildirim baloncuğunu konuşalım. Farkında mısın; bir fotoğraf paylaştığında, bir düşünceni dile getirdiğinde ya da hayatından bir kesit sunduğunda gözlerin neden sürekli o "beğeni" (like) sayısına kayıyor? Eskiden bir insanın başarısı, karakteri ya da güzelliği, çevresindeki gerçek insanların samimi birer cümlesiyle, bir bakışıyla ya da bir tebessümüyle tescillenirdi. Şimdi ise özsaygımız, ekranın altındaki o soğuk rakamlara endeksli birer değişkene dönüştü. Teknoloji bize sesimizi dünyaya duyurma vaadi sunarken, aslında bizi başkalarının parmak uçlarındaki o saniyelik onayına mı mahkum etti? Bizler piksellerle alkışlandıkça, kendi iç sesimizin onayını mı kaybediyoruz?
Beğeni kültürü, modern insanın ruhuna yerleşmiş birer "dopamin tuzağıdır." Bir gönderin çok beğenildiğinde hissettiğin o anlık coşku ile beklediğin ilgiyi görmediğinde içine düştüğün o sessiz boşluk... Bu iniş çıkışlar, zihnimizi bir kumarbazın heyecanıyla ama bir esirin çaresizliğiyle dolduruyor. Algoritmalar, bizim bu onaylanma ihtiyacımızı çok iyi biliyor ve bizi daha fazla paylaşmaya, daha fazla "görülmeye" zorluyor. Ancak bu görülme hali, şeffaf birer varlık olmaktan çok, pazarlandıkça değer kazanan birer "ürün" olmaya benziyor. Bizler, kendi hayatımızı birer "içerik" olarak görmeye başladığımızda, o hayatın içindeki sahiciliği de saniyeler içinde tüketiyoruz. Bir anın güzelliği, o anın kaç kişi tarafından onaylandığıyla mı ölçülür, yoksa senin o andaki hissiyatınla mı?
Bu onaylanma yarışı, sinsi bir kıyaslama hastalığını da beraberinde getiriyor. Başkalarının en parlak, en filtrelenmiş ve en "beğenilen" anlarını izlerken, kendi hayatımızın sıradan ama gerçek anlarından utanır hale geliyoruz. "Neden onunki kadar çok kalp almadı?" sorusu, içimizdeki o saf yaşama sevincini kemiren bir kurda dönüşüyor. Kendi değerimizi, başkalarının telefon ekranlarına dokunma hızıyla ölçmek, ruhumuzun en büyük yanılgısıdır. Bizler, o sayılar arttıkça daha kıymetli olduğumuza inanırken, aslında özgünlüğümüzden ve kendimiz olma cesaretimizden feragat ediyoruz. Beğenilme arzusu, piksellerin arasında ruhumuzu tek tipleştiriyor.
Bugün, ekranın öte yanındaki o onay bekleyen ruh, yani sen, o sayıların hükmünü bir anlığına reddet. Kendi değerini, bir ekranın yansıttığı istatistiklerle değil, kendi kalbinin ritmiyle ve kendi gerçekliğinle ölç. Kimse görmese de, kimse alkışlamasa da sen olduğun halinle tam ve değerlisin. Bir anın sadece senin için değerli olması, onu bir milyar beğeniden çok daha kıymetli kılar. Piksellerin onayına sığınma; kendi varlığının sıcaklığına ve kendi iç onayının gücüne güven. Sahi, sen en son ne zaman bir ekranın "onayla" tuşuna ihtiyaç duymadan, sadece kendin olduğun için, kimseye kanıtlamadan ve kimseden bekletmeden kendini gerçekten sevdin?