CAN SIKINTISININ ÖLÜMÜ: BOŞLUKLARI KAYBETMEK Mİ, KENDİMİZİ Mİ?
Ekranın öte yanındaki dostum, bugün seninle o en çok kaçtığımız, kurtulmak için binlerce tık attığımız o hissi, yani "can sıkıntısını" konuşalım. Farkında mısın; artık sıkılmaya vaktimiz, daha doğrusu cesaretimiz yok. Bir asansörün gelmesini beklerken, bir otobüs yolculuğunda camdan dışarı bakarken ya da bir arkadaşımızın gelmesini beklediğimiz o otuz saniyelik boşlukta bile hemen telefonlarımıza sarılıyoruz. O boşluğu hemen bir video, bir haber kırıntısı ya da bir sosyal medya akışıyla doldurmak zorundaymışız gibi hissediyoruz. Teknoloji bize sonsuz bir eğlence ve meşguliyet vaat ederken, aslında zihnimizin en üretken olduğu o sessiz "vaha"ları, yani can sıkıntısını elimizden alıyor. Bizler boşlukları piksellerle yamadıkça, kendi iç sesimizin yankısını duyabileceğimiz o geniş alanları kaybediyoruz.
Zihin, tıpkı bir işlemci gibi, sürekli %100 yük altında çalıştığında ısınır ve yavaşlar. Oysa yaratıcılık, o boşluklarda, zihnin hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığı o "boşta çalışma" (idle) anlarında filizlenir. Eskiden canımız sıkıldığında hayaller kurardık, etrafımızdaki detayları fark ederdik ya da kendi kendimize sorular sorardık. Şimdi ise zihnimiz daha soru sormaya fırsat bulamadan, ekranlar bize cevapları ve dikkat dağıtıcıları sunuyor. Sıkılmak, aslında ruhun kendi derinliğine inmesi için bir davettir; oysa biz bu daveti her seferinde bir bildirimle reddediyoruz. Pikseller bizi meşgul tutarken, aslında bizi kendimizden, kendi özgün fikirlerimizden ve zihnimizin o sessiz dehlizlerinden uzaklaştırıyor. Bir boşluğu doldurmak kolaydır, ama o boşluğun içindeki potansiyeli fark etmek bir ustalıktır.
Modern çağın sinsi bir hastalığına dönüştü bu: "Boş zaman korkusu." Sürekli bir şeyler tüketmek, sürekli bir veri akışına maruz kalmak bizi daha bilgili yapmıyor; sadece daha yorgun ve daha sığ kılıyor. Zihnimizin dinlenmeye, demlenmeye ve sadece "durmaya" ihtiyacı var. Bir şeyi tüketmeden, bir şeyi üretmeden, sadece var olduğumuz o anlar, aslında en çok "kendimiz" olduğumuz anlardır. Teknolojinin hızı bizi öyle bir noktaya getirdi ki, sessizlik artık huzur değil, bir "hata" gibi algılanıyor. Oysa en iyi kodlar, en derin şiirler ve en parlak fikirler, o sessizliğin içinden doğar. Boşluk bir eksiklik değil, yeni bir oluşun doğum yeridir. Bizler bu boşlukları piksellerle boğdukça, kendi geleceğimizin hayal gücünü de köreltiyoruz.
Bugün, ekranın öte yanındaki o her an meşgul zihne bir mola ver. Bir sonraki boşluk anında elin telefonuna gitmesin. Bırak canın sıkılsın, bırak zihnin o boşlukta biraz süzülsün, bırak düşüncelerin hiçbir algoritmanın yönlendirmesi olmadan kendi yolunu bulsun. Sıkılmak bir yenilgi değildir; zihninin seni yeniden keşfetmeye çağırma şeklidir. Piksellerin gürültüsü dindiğinde, o boşluğun aslında ne kadar dolu olduğunu göreceksin. Çünkü hayat, sadece dolu kutucuklardan değil, o kutucukların arasındaki o kıymetli eslerden oluşur. Sahi, sen en son ne zaman hiçbir şey yapmadan, sadece kendi zihninin içinde kaybolmanın o huzurlu ve yaratıcı sıkıntısına izin verdin?