- Katılım
- 9 Şubat 2026
- Mesajlar
- 17
- Beğeniler
- 42
- Puanları
- 30
- Konu Yazar
- #1
Video oyunları artık sadece eğlence değil. Bazen bir romandan, bir filmden daha sert vurabiliyorlar. Çünkü o sahnelerin içinde biz varız. Karakteri biz yürütüyoruz, kararı biz veriyoruz, kaybı biz yaşıyoruz. Bu yüzden bazı sahneler yıllar geçse bile akıldan çıkmıyor. Bir müzik başlıyor, bir karakter duruyor, bir veda geliyor… ve boğaz düğümleniyor.
Mesela The Last of Us. Oyunlar daha başlarken Joel’in kızının kollarında ölmesiyle tokadı yapıştırıyor. Daha hikâye başlamadan, dünya yıkılıyor. O an, oyunun sadece zombilerle ilgili olmadığını anlıyorsun. Oyun, kayıp ve travma üzerine kurulu bir yolculuk.
Red Dead Redemption serisi de aynı şekilde kalbi parçalayanlardan. John Marston’ın ilk oyunun sonunda ailesi için kendini feda etmesi ya da Red Dead Redemption 2’de Arthur Morgan’ın yavaş yavaş ölüme yürüyüşü… Arthur’un son anlarında gün doğumuna bakarak John’u kurtarması, bir kanun kaçağının vicdanla vedası gibi. Güzel, onurlu ve acı verici.
Spec Ops: The Line ise bambaşka bir yerden vurur. Beyaz fosfor sahnesinde, düşman sandığın insanların aslında siviller olduğunu fark ettiğin o an, oyun sana “sen ne yaptın?” diye sorar. Bu bir kayıp değil sadece, bu bir suçluluk duygusudur. O sahneden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz.
Telltale’s The Walking Dead de unutulmaz. Lee’nin Clementine’dan kendisini vurmasını istemesi, oyun tarihinin en sessiz çığlıklarından biridir. Bir karakter ölmez sadece, oyuncunun içindeki bir şey de kırılır. Çünkü o çocuğu korumak senin görevin olmuştur.
Final Fantasy VII deyince Aerith’in ölümü hâlâ bir neslin kolektif travmasıdır. Müzik, suyun akışı, karakterin düşüşü… beklenmedik ve geri dönüşü olmayan bir kayıp. O an, oyunun güvenli alan olmadığını anlarsın.
Metal Gear Solid V’te Venom Snake’in kendi askerlerini, salgın yüzünden öldürmek zorunda kalması da başka türden bir acıdır. Düşmanın değil, dostunun ölümüne sebep olursun. Sonrasında küllerden elmas yapıp onları yanına alması, suçlulukla sadakatin birbirine karıştığı garip bir yas törenidir.
Valiant Hearts, To The Moon, Life is Strange, Detroit: Become Human, Bioshock Infinite… Liste uzar gider. Kimi bir veda sahnesiyle, kimi bir fedakârlıkla, kimi de “ya şöyle yapsaydım?” pişmanlığıyla vurur.
Bu sahnelerin ortak noktası şudur: Oyuncuya bir şey kaybettirirler. Bir karakteri, bir umudu, bir masumiyeti. O yüzden bu anlar, sadece hikâyenin değil, bizim de bir parçamız olur.
Şimdi sözü size bırakıyorum.
Sizi en çok yıkan sahne hangisiydi?
Bir karakter mi, bir karar mı, yoksa bir veda mı?

Mesela The Last of Us. Oyunlar daha başlarken Joel’in kızının kollarında ölmesiyle tokadı yapıştırıyor. Daha hikâye başlamadan, dünya yıkılıyor. O an, oyunun sadece zombilerle ilgili olmadığını anlıyorsun. Oyun, kayıp ve travma üzerine kurulu bir yolculuk.
Red Dead Redemption serisi de aynı şekilde kalbi parçalayanlardan. John Marston’ın ilk oyunun sonunda ailesi için kendini feda etmesi ya da Red Dead Redemption 2’de Arthur Morgan’ın yavaş yavaş ölüme yürüyüşü… Arthur’un son anlarında gün doğumuna bakarak John’u kurtarması, bir kanun kaçağının vicdanla vedası gibi. Güzel, onurlu ve acı verici.
Spec Ops: The Line ise bambaşka bir yerden vurur. Beyaz fosfor sahnesinde, düşman sandığın insanların aslında siviller olduğunu fark ettiğin o an, oyun sana “sen ne yaptın?” diye sorar. Bu bir kayıp değil sadece, bu bir suçluluk duygusudur. O sahneden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz.
Telltale’s The Walking Dead de unutulmaz. Lee’nin Clementine’dan kendisini vurmasını istemesi, oyun tarihinin en sessiz çığlıklarından biridir. Bir karakter ölmez sadece, oyuncunun içindeki bir şey de kırılır. Çünkü o çocuğu korumak senin görevin olmuştur.
Final Fantasy VII deyince Aerith’in ölümü hâlâ bir neslin kolektif travmasıdır. Müzik, suyun akışı, karakterin düşüşü… beklenmedik ve geri dönüşü olmayan bir kayıp. O an, oyunun güvenli alan olmadığını anlarsın.
Metal Gear Solid V’te Venom Snake’in kendi askerlerini, salgın yüzünden öldürmek zorunda kalması da başka türden bir acıdır. Düşmanın değil, dostunun ölümüne sebep olursun. Sonrasında küllerden elmas yapıp onları yanına alması, suçlulukla sadakatin birbirine karıştığı garip bir yas törenidir.
Valiant Hearts, To The Moon, Life is Strange, Detroit: Become Human, Bioshock Infinite… Liste uzar gider. Kimi bir veda sahnesiyle, kimi bir fedakârlıkla, kimi de “ya şöyle yapsaydım?” pişmanlığıyla vurur.
Bu sahnelerin ortak noktası şudur: Oyuncuya bir şey kaybettirirler. Bir karakteri, bir umudu, bir masumiyeti. O yüzden bu anlar, sadece hikâyenin değil, bizim de bir parçamız olur.
Şimdi sözü size bırakıyorum.
Sizi en çok yıkan sahne hangisiydi?
Bir karakter mi, bir karar mı, yoksa bir veda mı?
Moderatör tarafında düzenlendi: