• Phanteks, benzersiz EX5 bilgisayar kasasının satışına başlar...
    Phanteks, "akvaryum" trendinden uzaklaşmaya karar vererek benzersiz EX5 bilgisayar kasasını tanıttı. Bu model, sıra dışı estetiği iyi düşünülmüş bir hava akışı sistemiyle birleştirerek ilginç bir yerleşim ve tasarıma yeni bir yaklaşım sunuyor.

    https://youtu.be/m3M5PffG6nY?si=rXtB-Z_Q2aFYyPHM
    PC Centric Video İnceleme

    Kasa 449 x 234 x 474 mm ölçülerinde ve yaklaşık 8 kg ağırlığındadır. Soğuk haddelenmiş çelik, temperli cam ve ABS plastikten üretilmiştir. Giriş/çıkış panelinde iki adet USB 3.0 Type-A portu ve bir adet USB 3.2 Gen 2x2 Type-C portu bulunmaktadır.

    Kasa, 358 mm uzunluğunda ekran kartlarını, 72 mm yüksekliğinde işlemci kulelerini ve 210 mm uzunluğunda güç kaynaklarını barındırabiliyor. Ayrıca dört adet 120 mm fan ve 360 ​​mm sıvı soğutma radyatörü (EX5 PLUS ve EX5 MAX versiyonlarında) içeriyor.

    Temel EX5 modeli tek bir arka fanla birlikte gelir ve 110 dolara mal olur. EX5 PLUS, gizli boru yönlendirmesine sahip entegre Glacier One 360S25-SE sıvı soğutma sistemine sahiptir. Tek bir güç kablosuyla çalışan üç adet birleştirilmiş S25 ARGB fan kullanır. Kasa 160 dolara satılmaktadır. En gelişmiş EX5 MAX varyantı 230 dolara mal olur ve gerçek zamanlı sistem izleme için 6 inçlik bir ekran içerir.

    Ana Kaynak: Videocardz
    https://videocardz.com/newz/phanteks-launches-ex5-case-with-a-dedicated-compartment-to-hide-ugly-gpus

    Phanteks Resmi Sitesi:
    https://phanteks.com/product/ex5-black/#Product_Select

    Caseking, Euro fiyatlandırma:
    https://www.caseking.de/en/phanteks-ex5-midi-tower-atx-black/GEPH-217.html
    [b]Phanteks, "akvaryum" trendinden uzaklaşmaya karar vererek benzersiz EX5 bilgisayar kasasını tanıttı. Bu model, sıra dışı estetiği iyi düşünülmüş bir hava akışı sistemiyle birleştirerek ilginç bir yerleşim ve tasarıma yeni bir yaklaşım sunuyor. [/b] https://youtu.be/m3M5PffG6nY?si=rXtB-Z_Q2aFYyPHM PC Centric Video İnceleme Kasa 449 x 234 x 474 mm ölçülerinde ve yaklaşık 8 kg ağırlığındadır. Soğuk haddelenmiş çelik, temperli cam ve ABS plastikten üretilmiştir. Giriş/çıkış panelinde iki adet USB 3.0 Type-A portu ve bir adet USB 3.2 Gen 2x2 Type-C portu bulunmaktadır. Kasa, 358 mm uzunluğunda ekran kartlarını, 72 mm yüksekliğinde işlemci kulelerini ve 210 mm uzunluğunda güç kaynaklarını barındırabiliyor. Ayrıca dört adet 120 mm fan ve 360 ​​mm sıvı soğutma radyatörü (EX5 PLUS ve EX5 MAX versiyonlarında) içeriyor. Temel EX5 modeli tek bir arka fanla birlikte gelir ve 110 dolara mal olur. EX5 PLUS, gizli boru yönlendirmesine sahip entegre Glacier One 360S25-SE sıvı soğutma sistemine sahiptir. Tek bir güç kablosuyla çalışan üç adet birleştirilmiş S25 ARGB fan kullanır. Kasa 160 dolara satılmaktadır. En gelişmiş EX5 MAX varyantı 230 dolara mal olur ve gerçek zamanlı sistem izleme için 6 inçlik bir ekran içerir. Ana Kaynak: Videocardz https://videocardz.com/newz/phanteks-launches-ex5-case-with-a-dedicated-compartment-to-hide-ugly-gpus Phanteks Resmi Sitesi: https://phanteks.com/product/ex5-black/#Product_Select Caseking, Euro fiyatlandırma: https://www.caseking.de/en/phanteks-ex5-midi-tower-atx-black/GEPH-217.html
    Beğen
    4
    0 Cevaplar 0 Paylaşımlar 284 Görüntülemeler 0 Değerlendirmeler
  • GTA 6'da Jason Duval Neden Bu Kadar Eleştiriliyor?
    GTA 6'da Jason Duval Neden Bu Kadar Eleştiriliyor? Bence Haksızlık Ediliyor

    Grand Theft Auto VI'nın uzun oynanış videosunun yayınlanmasının üzerinden bir haftadan biraz fazla zaman geçti. İnternet de doğal olarak gördüklerimizle ilgili yorumlarla dolup taştı.

    Oyunun iki oynanabilir karakterinden biri olan Lucia Caminos büyük ölçüde olumlu yorumlar alırken, Jason Duval için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil. Jason hakkında yapılan yorumların bir kısmı oldukça ılımlıyken, önemli bir kısmı doğrudan karakteri eleştirmeye odaklanıyor.

    Ben de bu yazıda Jason'a yönelik eleştirilerin neden bana pek anlamlı gelmediğini anlatmak istiyorum.

    GTA 6 artık yalnızca bir oyun değil

    Grand Theft Auto serisinin altıncı ana oyununun çıkışına artık çok az zaman kaldı. GTA 6, serinin önceki büyük oyunu GTA 5'ten tam 13 yıl sonra oyuncularla buluşacak.

    Rockstar Games'in oyuna olan güveni oldukça yüksek. GTA 6'nın şimdiden oyun dünyasının en büyük yapımlarından biri haline geldiği açık.

    Pazarlama süreci ise Rockstar'ın alışık olduğumuz tarzında ilerliyor: yavaş, kontrollü ve mümkün olduğunca az bilgi paylaşarak.

    Geçtiğimiz haftaya kadar, yıllardır konuşulan sızıntılar dışında oyunun gerçek oynanışına dair kapsamlı bir görüntü görmemiştik.

    GTA 6'nın oyun sektöründeki ağırlığı

    GTA hakkında ne düşündüğünüzden bağımsız olarak bir gerçek var: Grand Theft Auto VI oyun sektörünün tamamını etkileyebilecek büyüklükte bir yapım.

    Oyunun bütçesinin çok yüksek olduğu konuşuluyor. Karakter animasyonlarında gelişmiş performans yakalama teknolojilerinden yararlanılıyor ve pek çok yayıncının kendi büyük oyunlarının çıkış tarihlerini GTA 6'nın çevresine göre planladığı iddia ediliyor.

    Kısacası Rockstar'ın yeni oyunu yalnızca GTA hayranlarının değil, bütün sektörün yakından takip ettiği bir yapım.

    Jason ve Lucia klasik GTA karakterlerinden biraz farklı

    Asıl konuşmak istediğim konu ise oyunun iki ana karakteri.

    GTA tarihinde ilk kez ana karakterlerin aynı zamanda romantik bir çift olduğunu görüyoruz.

    Jason ve Lucia, suç dünyasının içerisinde daha iyi bir hayat kurmaya çalışan bir çift olarak karşımıza çıkıyor. Soygunlara katılıyor, tehlikeli insanlarla çalışıyor ve doğal olarak kendilerini sürekli sorunların içerisinde buluyorlar.

    Bu açıdan ikiliyi modern bir Bonnie ve Clyde yorumuna benzetmek mümkün.

    Red Dead Redemption 2'den bazı oynanış ve anlatım fikirlerinin GTA 6'ya taşındığı düşünülürse, bu kez klasik GTA mizahının yanında daha ciddi ve karakter odaklı bir hikâye görmemiz mümkün.

    Jason ile Lucia arasındaki ilişkinin de yalnızca ara sahnelerde gösterilen bir detay olmayacağı anlaşılıyor.

    Oyuncuların bu ilişkinin gelişimini doğrudan takip edebileceği hatta bazı oyun mekaniklerinin bile bu ilişki üzerine kurulabileceği görülüyor.

    Peki Jason neden bu kadar eleştiriliyor?

    Lucia'nın karakter tasarımı internette oldukça beğenildi. Jason ise neredeyse tam tersi bir tepkiyle karşılaştı.

    Bazı oyuncular Jason'ın:
    1. Yeterince güçlü bir karakter olmadığını,
    2. Lucia'nın yanında fazla geri planda kaldığını,
    3. Bazı sahnelerde fazla çekingen davrandığını,
    4. Klasik GTA ana karakterleri kadar baskın görünmediğini
    söylüyor.

    Hatta sosyal medyada karakter hakkında çok daha ağır ve anlamsız yorumlar görmek mümkün.

    Bana kalırsa burada biraz aceleci davranılıyor.
    Oyunu henüz oynamadık. Karakterin bütün hikâyesini bilmiyoruz. Birkaç fragman ve oynanış sahnesinden yola çıkarak Jason'ın nasıl bir karakter olduğuna kesin karar vermek oldukça erken.

    İkinci GTA 6 fragmanını hatırlayın

    GTA 6'nın ikinci fragmanını hatırlıyor musunuz?

    Fragmanın başlangıcında Jason'ı kıyıdaki evinin çatısında çalışırken görüyorduk.

    İlk dikkat çeken şeylerden biri karakterin sesi ve fiziksel tasarımıydı.

    Jason oldukça kalın bir sese, güçlü bir fiziğe ve klasik anlamda sert bir görünüme sahip. Yürüyüşünden vücut yapısına kadar karakterin bilinçli şekilde oldukça maskülen tasarlandığı açıkça görülüyor.

    Koyu renk güneş gözlükleri ve rahat tavırları da bu karakter tasarımını tamamlıyor.

    Yani internette bazı kişilerin iddia ettiği gibi Jason başından itibaren güçsüz veya silik bir karakter olarak gösterilmiyor.

    Diğer insanların Jason'a yaklaşımı da dikkat çekici

    Fragmanda Jason'ı arabada ve sahilde gördüğümüz bazı sahnelerde çevresindeki kadınların ona ilgi gösterdiğini fark etmek mümkün.

    Jason ise bu ilgiyi fark etmesine rağmen herhangi bir karşılık vermiyor.

    Bunun yerine hikâyenin merkezindeki kişinin Lucia olduğu açıkça gösteriliyor.

    Lucia'yı hapishaneden almaya gittiği sahneden önce Jason'ın bir dükkâna girdiğini ve oldukça sert davrandığını da görüyoruz.

    Dolayısıyla birkaç sakin diyalog yüzünden karakteri pasif veya güçsüz olarak değerlendirmek bana pek doğru gelmiyor.

    Yeni oynanış videosu Jason'ın farklı tarafını gösterdi

    Geçtiğimiz hafta yayınlanan oynanış görüntülerinde Jason'ın farklı bir yönüyle karşılaştık.

    Karakter hâlâ gerektiğinde agresif ve kendinden emin davranıyor. Fakat Lucia ile yalnız kaldığı sahnelerde daha sakin, hassas ve şefkatli bir tarafını görüyoruz.

    Örneğin Lucia'nın gece için hazırlanmasını sabırla beklediği bir sahne bulunuyor.

    Başka bir sahnede Lucia'nın tehlikede olduğunu fark ettiğinde endişelenerek yardımına koşuyor.

    Ayrıca Jason'ın Lucia için kapıları açması, kapıyı tutması ve çiftin el ele yürümesi gibi küçük detaylar da bulunuyor.

    Bence insanların yanlış yorumladığı nokta tam olarak burada.
    Bir karakterin sevdiği insana karşı nazik davranması, onun güçsüz olduğu anlamına gelmez.
    Tam tersine Rockstar burada Jason'ın iki farklı tarafını göstermeye çalışıyor olabilir.

    Dış dünyada sert ve tehlikeli bir karakter, Lucia'nın yanındayken ise daha sakin ve korumacı bir partner.

    Lucia da kesinlikle zayıf bir karakter değil

    Burada Lucia'nın korunmaya muhtaç veya özgüvensiz bir karakter olduğunu da söylemiyorum.

    Tam tersine Rockstar onu oldukça güçlü, kararlı ve fiziksel olarak aktif bir karakter şeklinde gösteriyor.

    Resmî görsellerde spor yaptığı, aksiyonun merkezinde bulunduğu ve birçok durumda olayların kontrolünü eline aldığı görülüyor.

    Yani GTA 6'nın hikâyesi büyük ihtimalle:

    "Güçlü erkek ve korunmaya muhtaç kadın"

    gibi eski bir klişe üzerine kurulmayacak.

    Aynı şekilde:

    "Güçlü kadın ve tamamen pasif erkek"

    şeklinde bir yapı da görmüyorum.

    Bana göre Rockstar iki farklı kişiliğin birbirini tamamladığı bir çift oluşturmaya çalışıyor.

    Jason oyun çıktıktan sonra fikrimizi değiştirebilir

    Şimdiden kesin konuşmak için oldukça erken.

    Jason'ın karakter gelişimini, geçmişini, Lucia ile ilişkisinin nasıl başladığını ve hikâye ilerledikçe nasıl değişeceğini henüz bilmiyoruz.

    Bu nedenle birkaç kısa sahneden yola çıkarak karakteri tamamen gözden çıkarmak bana doğru gelmiyor.

    Ben Jason'ın GTA 6 çıktıktan sonra şu anda tahmin edilenden çok daha fazla sevileceğini düşünüyorum.

    Hatta hikâyenin ilerleyen bölümlerinde oyuncuların karakter hakkındaki düşüncelerini tamamen değiştirecek olaylar görmemiz bile mümkün.

    Jason ile Lucia'nın birbirinden tamamen farklı karakterler olması bence GTA 6'nın en ilgi çekici taraflarından biri.

    Bir tarafta daha dışa dönük, kararlı ve hareketli Lucia; diğer tarafta daha sakin fakat gerektiğinde oldukça sert olabilen Jason bulunuyor.

    Bu iki karakter arasındaki ilişkinin nasıl gelişeceğini görmek oyunun hikâyesindeki en merak ettiğim konulardan biri.
    Jason'ı birkaç fragmandan sonra yargılamak yerine oyunun tamamını görmek çok daha doğru olacaktır.
    Siz Jason hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Gerçekten Lucia'nın gölgesinde kalan bir karakter mi olacak, yoksa Rockstar bizi karakter konusunda bilinçli olarak yanıltıyor olabilir mi?

    #gta #gta6 #gtavi #grandtheftauto #grandtheftauto6 #rockstar #rockstargames #jason #lucia
    GTA 6'da Jason Duval Neden Bu Kadar Eleştiriliyor? Bence Haksızlık Ediliyor Grand Theft Auto VI'nın uzun oynanış videosunun yayınlanmasının üzerinden bir haftadan biraz fazla zaman geçti. İnternet de doğal olarak gördüklerimizle ilgili yorumlarla dolup taştı. Oyunun iki oynanabilir karakterinden biri olan [b]Lucia Caminos[/b] büyük ölçüde olumlu yorumlar alırken, [b]Jason Duval[/b] için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil. Jason hakkında yapılan yorumların bir kısmı oldukça ılımlıyken, önemli bir kısmı doğrudan karakteri eleştirmeye odaklanıyor. Ben de bu yazıda Jason'a yönelik eleştirilerin neden bana pek anlamlı gelmediğini anlatmak istiyorum. [h2]GTA 6 artık yalnızca bir oyun değil[/h2] Grand Theft Auto serisinin altıncı ana oyununun çıkışına artık çok az zaman kaldı. GTA 6, serinin önceki büyük oyunu GTA 5'ten tam 13 yıl sonra oyuncularla buluşacak. Rockstar Games'in oyuna olan güveni oldukça yüksek. GTA 6'nın şimdiden oyun dünyasının en büyük yapımlarından biri haline geldiği açık. Pazarlama süreci ise Rockstar'ın alışık olduğumuz tarzında ilerliyor: yavaş, kontrollü ve mümkün olduğunca az bilgi paylaşarak. Geçtiğimiz haftaya kadar, yıllardır konuşulan sızıntılar dışında oyunun gerçek oynanışına dair kapsamlı bir görüntü görmemiştik. [h3]GTA 6'nın oyun sektöründeki ağırlığı[/h3] GTA hakkında ne düşündüğünüzden bağımsız olarak bir gerçek var: [b]Grand Theft Auto VI oyun sektörünün tamamını etkileyebilecek büyüklükte bir yapım.[/b] Oyunun bütçesinin çok yüksek olduğu konuşuluyor. Karakter animasyonlarında gelişmiş performans yakalama teknolojilerinden yararlanılıyor ve pek çok yayıncının kendi büyük oyunlarının çıkış tarihlerini GTA 6'nın çevresine göre planladığı iddia ediliyor. Kısacası Rockstar'ın yeni oyunu yalnızca GTA hayranlarının değil, bütün sektörün yakından takip ettiği bir yapım. [h2]Jason ve Lucia klasik GTA karakterlerinden biraz farklı[/h2] Asıl konuşmak istediğim konu ise oyunun iki ana karakteri. GTA tarihinde ilk kez ana karakterlerin aynı zamanda romantik bir çift olduğunu görüyoruz. [b]Jason ve Lucia[/b], suç dünyasının içerisinde daha iyi bir hayat kurmaya çalışan bir çift olarak karşımıza çıkıyor. Soygunlara katılıyor, tehlikeli insanlarla çalışıyor ve doğal olarak kendilerini sürekli sorunların içerisinde buluyorlar. Bu açıdan ikiliyi modern bir [i]Bonnie ve Clyde[/i] yorumuna benzetmek mümkün. Red Dead Redemption 2'den bazı oynanış ve anlatım fikirlerinin GTA 6'ya taşındığı düşünülürse, bu kez klasik GTA mizahının yanında daha ciddi ve karakter odaklı bir hikâye görmemiz mümkün. Jason ile Lucia arasındaki ilişkinin de yalnızca ara sahnelerde gösterilen bir detay olmayacağı anlaşılıyor. Oyuncuların bu ilişkinin gelişimini doğrudan takip edebileceği hatta bazı oyun mekaniklerinin bile bu ilişki üzerine kurulabileceği görülüyor. [h2]Peki Jason neden bu kadar eleştiriliyor?[/h2] Lucia'nın karakter tasarımı internette oldukça beğenildi. Jason ise neredeyse tam tersi bir tepkiyle karşılaştı. Bazı oyuncular Jason'ın: [ol] [li]Yeterince güçlü bir karakter olmadığını,[/li] [li]Lucia'nın yanında fazla geri planda kaldığını,[/li] [li]Bazı sahnelerde fazla çekingen davrandığını,[/li] [li]Klasik GTA ana karakterleri kadar baskın görünmediğini[/li] [/ol] söylüyor. Hatta sosyal medyada karakter hakkında çok daha ağır ve anlamsız yorumlar görmek mümkün. Bana kalırsa burada biraz aceleci davranılıyor. [quote]Oyunu henüz oynamadık. Karakterin bütün hikâyesini bilmiyoruz. Birkaç fragman ve oynanış sahnesinden yola çıkarak Jason'ın nasıl bir karakter olduğuna kesin karar vermek oldukça erken.[/quote] [h2]İkinci GTA 6 fragmanını hatırlayın[/h2] GTA 6'nın ikinci fragmanını hatırlıyor musunuz? Fragmanın başlangıcında Jason'ı kıyıdaki evinin çatısında çalışırken görüyorduk. İlk dikkat çeken şeylerden biri karakterin sesi ve fiziksel tasarımıydı. Jason oldukça kalın bir sese, güçlü bir fiziğe ve klasik anlamda sert bir görünüme sahip. Yürüyüşünden vücut yapısına kadar karakterin bilinçli şekilde oldukça maskülen tasarlandığı açıkça görülüyor. Koyu renk güneş gözlükleri ve rahat tavırları da bu karakter tasarımını tamamlıyor. Yani internette bazı kişilerin iddia ettiği gibi Jason başından itibaren güçsüz veya silik bir karakter olarak gösterilmiyor. [h3]Diğer insanların Jason'a yaklaşımı da dikkat çekici[/h3] Fragmanda Jason'ı arabada ve sahilde gördüğümüz bazı sahnelerde çevresindeki kadınların ona ilgi gösterdiğini fark etmek mümkün. Jason ise bu ilgiyi fark etmesine rağmen herhangi bir karşılık vermiyor. Bunun yerine hikâyenin merkezindeki kişinin Lucia olduğu açıkça gösteriliyor. Lucia'yı hapishaneden almaya gittiği sahneden önce Jason'ın bir dükkâna girdiğini ve oldukça sert davrandığını da görüyoruz. Dolayısıyla birkaç sakin diyalog yüzünden karakteri pasif veya güçsüz olarak değerlendirmek bana pek doğru gelmiyor. [h2]Yeni oynanış videosu Jason'ın farklı tarafını gösterdi[/h2] Geçtiğimiz hafta yayınlanan oynanış görüntülerinde Jason'ın farklı bir yönüyle karşılaştık. Karakter hâlâ gerektiğinde agresif ve kendinden emin davranıyor. Fakat Lucia ile yalnız kaldığı sahnelerde daha sakin, hassas ve şefkatli bir tarafını görüyoruz. Örneğin Lucia'nın gece için hazırlanmasını sabırla beklediği bir sahne bulunuyor. Başka bir sahnede Lucia'nın tehlikede olduğunu fark ettiğinde endişelenerek yardımına koşuyor. Ayrıca Jason'ın Lucia için kapıları açması, kapıyı tutması ve çiftin el ele yürümesi gibi küçük detaylar da bulunuyor. Bence insanların yanlış yorumladığı nokta tam olarak burada. [quote]Bir karakterin sevdiği insana karşı nazik davranması, onun güçsüz olduğu anlamına gelmez.[/quote] Tam tersine Rockstar burada Jason'ın iki farklı tarafını göstermeye çalışıyor olabilir. Dış dünyada sert ve tehlikeli bir karakter, Lucia'nın yanındayken ise daha sakin ve korumacı bir partner. [h2]Lucia da kesinlikle zayıf bir karakter değil[/h2] Burada Lucia'nın korunmaya muhtaç veya özgüvensiz bir karakter olduğunu da söylemiyorum. Tam tersine Rockstar onu oldukça güçlü, kararlı ve fiziksel olarak aktif bir karakter şeklinde gösteriyor. Resmî görsellerde spor yaptığı, aksiyonun merkezinde bulunduğu ve birçok durumda olayların kontrolünü eline aldığı görülüyor. Yani GTA 6'nın hikâyesi büyük ihtimalle: [i]"Güçlü erkek ve korunmaya muhtaç kadın"[/i] gibi eski bir klişe üzerine kurulmayacak. Aynı şekilde: [i]"Güçlü kadın ve tamamen pasif erkek"[/i] şeklinde bir yapı da görmüyorum. Bana göre Rockstar iki farklı kişiliğin birbirini tamamladığı bir çift oluşturmaya çalışıyor. [h2]Jason oyun çıktıktan sonra fikrimizi değiştirebilir[/h2] Şimdiden kesin konuşmak için oldukça erken. Jason'ın karakter gelişimini, geçmişini, Lucia ile ilişkisinin nasıl başladığını ve hikâye ilerledikçe nasıl değişeceğini henüz bilmiyoruz. Bu nedenle birkaç kısa sahneden yola çıkarak karakteri tamamen gözden çıkarmak bana doğru gelmiyor. Ben Jason'ın GTA 6 çıktıktan sonra şu anda tahmin edilenden çok daha fazla sevileceğini düşünüyorum. Hatta hikâyenin ilerleyen bölümlerinde oyuncuların karakter hakkındaki düşüncelerini tamamen değiştirecek olaylar görmemiz bile mümkün. Jason ile Lucia'nın birbirinden tamamen farklı karakterler olması bence GTA 6'nın en ilgi çekici taraflarından biri. Bir tarafta daha dışa dönük, kararlı ve hareketli Lucia; diğer tarafta daha sakin fakat gerektiğinde oldukça sert olabilen Jason bulunuyor. Bu iki karakter arasındaki ilişkinin nasıl gelişeceğini görmek oyunun hikâyesindeki en merak ettiğim konulardan biri. [quote]Jason'ı birkaç fragmandan sonra yargılamak yerine oyunun tamamını görmek çok daha doğru olacaktır.[/quote] Siz Jason hakkında ne düşünüyorsunuz? [b]Gerçekten Lucia'nın gölgesinde kalan bir karakter mi olacak, yoksa Rockstar bizi karakter konusunda bilinçli olarak yanıltıyor olabilir mi?[/b] #gta #gta6 #gtavi #grandtheftauto #grandtheftauto6 #rockstar #rockstargames #jason #lucia
    Beğen
    6
    0 Cevaplar 0 Paylaşımlar 788 Görüntülemeler 0 Değerlendirmeler
  • 2026'da Kullanabileceğiniz 16 Ücretsiz API Geliştiriciler İçin Güncel Liste
    Yeni bir web sitesi, mobil uygulama, bot veya küçük bir yazılım projesi geliştirirken ihtiyacınız olan bütün verileri sıfırdan oluşturmanız gerekmiyor.

    Hava durumu, kitaplar, ülkeler, futbol maçları, GitHub projeleri, kripto para fiyatları, uzay verileri ve sanat eserleri gibi birçok farklı veriye ücretsiz veya ücretsiz plan sunan API'ler üzerinden erişebilirsiniz.

    Özellikle programlama öğrenenler için gerçek API'lerle çalışmak, yalnızca örnek kod yazmaktan çok daha faydalıdır.

    Bu rehberde 2026 itibarıyla deneyebileceğiniz 16 farklı API'yi üç grupta inceleyeceğiz:
    1. Kayıt veya API anahtarı olmadan kullanılabilen API'ler
    2. Ücretsiz plan sunan ancak API anahtarı veya hesap gerektiren servisler
    3. Eğlenceli ve farklı projelerde kullanılabilecek API'ler
    Not: Ücretsiz planlar, istek limitleri, lisanslar ve ticari kullanım koşulları zaman içerisinde değişebilir. API'yi gerçek bir projede kullanmadan önce mutlaka ilgili servisin güncel resmî dokümantasyonunu kontrol edin.

    API Nedir?

    API, iki farklı yazılımın birbiriyle iletişim kurmasını sağlayan arayüzdür.

    Örneğin bir hava durumu uygulaması geliştiriyorsanız dünyanın bütün meteorolojik verilerini kendi sunucunuzda toplamak yerine bir hava durumu API'sine istek gönderebilirsiniz.

    API size JSON gibi standart bir formatta sıcaklık, rüzgar, nem veya yağış ihtimali gibi bilgileri döndürür.

    Benzer şekilde kitap bilgileri, futbol sonuçları, ülke bilgileri, kripto para fiyatları, GitHub projeleri, uzay verileri gibi birçok bilgi hazır API'lerden alınabilir.
    API kullanmanın en büyük avantajı, başka bir servisin sunduğu veriyi veya özelliği kendi uygulamanıza entegre edebilmenizdir.

    API Kullanım Kolaylığı

    Bu listedeki API'leri basit şekilde üç seviyede değerlendireceğiz.

    ★★★ Kayıt gerektirmiyor veya oldukça kolay denenebiliyor.

    ★★☆ API anahtarı veya basit hesap oluşturma gerekiyor.

    ★☆☆ Ek servis yapılandırması veya daha kapsamlı entegrasyon gerekiyor.

    API Anahtarı Gerektirmeyen Ücretsiz API'ler

    1. Open-Meteo

    Resmî site:
    https://open-meteo.com/

    API dokümantasyonu:
    https://open-meteo.com/en/docs

    API anahtarı: Temel kullanım için gerekmiyor
    Format: JSON
    Kullanım kolaylığı: ★★★

    Open-Meteo, dünya genelindeki hava durumu ve meteorolojik verilere ulaşabileceğiniz oldukça kullanışlı bir API.

    Enlem ve boylam bilgisi göndererek;
    1. Sıcaklık
    2. Yağış
    3. Yağış ihtimali
    4. Nem
    5. Rüzgar hızı
    6. Hava tahmini
    Kullanım fikirleri:

    Hava durumu uygulaması, seyahat uygulaması veya konuma göre otomatik bildirim gönderen bir sistem geliştirilebilir.

    Örneğin
    Yarın bulunduğum bölgede yağmur ihtimali yüzde 70'in üzerindeyse bana bildirim gönder.

    2. Cat Facts API

    API adresi:
    https://catfact.ninja/

    Ücret: Ücretsiz
    API anahtarı: Gerekmiyor
    Format: JSON
    Kullanım kolaylığı: ★★★

    Cat Facts, kediler hakkında rastgele bilgiler sunan oldukça basit bir API.

    Çok karmaşık bir veri yapısına sahip olmadığı için REST API kullanmayı yeni öğrenen geliştiriciler açısından güzel bir başlangıç noktası.

    Kullanım fikirleri:

    Rastgele kedi bilgisi gösteren web sitesi,

    Discord botu, mobil uygulama veya API öğrenme projesi hazırlanabilir.

    3. Open Library API

    API dokümantasyonu:
    https://openlibrary.org/developers/api

    Ücret: Ücretsiz
    API anahtarı: Temel aramalarda gerekmiyor
    Format: JSON ve çeşitli veri formatları
    Kullanım kolaylığı: ★★★

    Open Library API, kitaplar ve yazarlar hakkında geniş bir veri kaynağı sunuyor.

    Kitaplar
    1. Kitap adına
    2. ISBN numarasına
    3. Yazar adına
    Kitap kapaklarının gösterilebilmesi de özellikle görsel arayüze sahip projelerde oldukça kullanışlı.

    Kullanım fikirleri:

    Kitap arama motoru, kişisel kütüphane, okuma listesi, kitap takip sistemi veya kitap tavsiye uygulaması geliştirilebilir.

    4. PokéAPI

    Resmî site ve dokümantasyon:
    https://pokeapi.co/

    Ücret: Ücretsiz
    API anahtarı: Gerekmiyor
    Format: JSON
    Kullanım kolaylığı: ★★★

    PokéAPI, Pokémon evrenine ilişkin oldukça geniş bir veri tabanı sunuyor.

    API üzerinden
    1. Pokémon isimleri
    2. Türleri
    3. İstatistikleri
    4. Hareketleri
    5. Yetenekleri
    6. Oyun bilgileri
    7. Eşyalar
    gibi birçok veriye ulaşılabiliyor.

    Kullanım fikirleri:

    Pokédex,

    Pokémon karşılaştırma sistemi, rastgele Pokémon seçici, takım oluşturma aracı veya bilgi yarışması hazırlanabilir.

    Programlama öğrenirken eğlenceli bir proje geliştirmek isteyenler için güzel seçeneklerden biri.

    5. World Bank API

    API dokümantasyonu:
    https://datahelpdesk.worldbank.org/knowledgebase/topics/125589-developer-information

    Ücret: Ücretsiz
    API anahtarı: Gerekmiyor
    Format: JSON ve XML
    Kullanım kolaylığı: ★★★

    Dünya Bankası API'si dünya ülkeleriyle ilgili çok sayıda ekonomik ve sosyal göstergeye ulaşmanızı sağlıyor.

    Örneğin;
    1. Nüfus
    2. Gayrisafi yurt içi hasıla
    3. Milli gelir
    4. Enerji tüketimi
    5. Ekonomik göstergeler
    gibi veriler ülke ve yıl bazında alınabiliyor.

    Kullanım fikirleri:

    Türkiye ile farklı ülkelerin ekonomik verilerini karşılaştıran uygulamalar, nüfus grafikleri, ekonomik veri panelleri ve veri görselleştirme projeleri hazırlanabilir.

    Ücretsiz Plan Sunan ve API Anahtarı Gerektiren Servisler

    6. REST Countries API

    Resmi site:
    https://restcountries.com/

    API dokümantasyonu:
    https://restcountries.com/docs

    Ücretsiz plan: Mevcut
    Kimlik doğrulama: API anahtarı / Bearer Token
    Format: JSON
    Kullanım kolaylığı: ★★☆

    REST Countries, ülkelere ait temel bilgileri tek bir API üzerinden alabileceğiniz kullanışlı bir servis.

    Ülkeler için;
    1. Ülke adı
    2. ISO kodları
    3. Başkent
    4. Para birimi
    5. Konuşulan diller
    6. Bayrak
    7. Komşu ülkeler
    8. Coğrafi bilgiler
    Kullanım fikirleri:

    Ülke bilgi uygulaması, bayrak yarışması, seyahat uygulaması, ülke karşılaştırma sitesi veya kayıt formundaki ülke seçim sistemi geliştirilebilir.

    Web ve mobil uygulamalarda sık ihtiyaç duyulan ülke verilerini kendiniz oluşturmak istemiyorsanız oldukça faydalı.

    7. CoinGecko API

    Resmî site:
    https://www.coingecko.com/en/api

    API dokümantasyonu:
    https://docs.coingecko.com/

    Ücretsiz Demo API: Mevcut
    API anahtarı: Gerekli
    Format: JSON
    Kullanım kolaylığı: ★★☆

    CoinGecko API kripto para piyasalarına ilişkin oldukça kapsamlı veri sunuyor.

    Bitcoin, Ethereum ve binlerce farklı kripto varlık hakkında;
    1. Güncel fiyat
    2. Piyasa değeri
    3. İşlem hacmi
    4. Fiyat değişimleri
    5. Borsa verileri
    Ücretsiz Demo API sınırlı uç noktalar ve istek limitleriyle kullanılabiliyor.

    Kullanım fikirleri:

    Kripto fiyat takip uygulaması, portföy paneli, fiyat karşılaştırma sitesi, Discord fiyat botu veya piyasa takip sistemi geliştirilebilir.

    Finansal uygulamalarda yalnızca tek bir ücretsiz API'ye güvenmek yerine veri doğruluğu ve güncelliği ayrıca kontrol edilmelidir.

    8. NASA Open APIs

    Resmî API sitesi:
    https://api.nasa.gov/

    Ücret: Ücretsiz erişim mevcut
    API anahtarı: Gerekli
    Format: JSON
    Kullanım kolaylığı: ★★☆

    NASA'nın geliştiricilere açtığı API'ler uzay ve astronomi meraklıları için oldukça güzel veri kaynakları sunuyor.

    En popüler servislerden biri APOD yani Astronomy Picture of the Day.

    Bu servis ile her gün farklı bir astronomi görüntüsü ve açıklaması alınabiliyor.

    Ayrıca Mars görevleri, asteroitler, Dünya gözlemleri ve farklı NASA veri kaynakları için API'ler mevcut.

    Kullanım fikirleriGünün uzay fotoğrafı uygulaması, asteroit takip sistemi, uzay bilgi sitesi veya astronomi eğitim uygulaması geliştirilebilir.

    9. GitHub REST API

    Resmî dokümantasyon:
    https://docs.github.com/en/rest

    Kimlik doğrulama dokümantasyonu:
    https://docs.github.com/en/rest/authentication/authenticating-to-the-rest-api

    Ücret: GitHub'ın genel REST API erişimi mevcut
    API anahtarı: Bazı herkese açık veriler için zorunlu değil
    Format: JSON
    Kullanım kolaylığı: ★★☆

    GitHub REST API yazılım geliştiricileri için listenin en kullanışlı servislerinden biri.

    GitHub üzerindeki;
    1. Kullanıcılar
    2. Repository'ler
    3. Commit kayıtları
    4. Issue'lar
    5. Pull request'ler
    6. Release bilgileri
    Herkese açık bazı veriler kimlik doğrulama olmadan alınabiliyor.

    Ancak daha yüksek istek limitleri ve daha kapsamlı işlemler için token kullanılması gerekiyor.

    Kullanım fikirleri:

    GitHub profil analiz sistemi, repository istatistik sitesi, açık kaynak proje takip aracı, release bildirim botu veya geliştirici portföy uygulaması hazırlanabilir.

    Örneğin bir kullanıcının son projelerini otomatik olarak kendi portföy sitesinde gösterebilirsiniz.

    10. LINE Messaging API

    Resmî dokümantasyon:
    https://developers.line.biz/en/docs/messaging-api/

    API referansı:
    https://developers.line.biz/en/reference/messaging-api/

    Ücretsiz kullanım: Plan ve bölgeye göre değişebilir
    Hesap: LINE Official Account ve kanal yapılandırması gerekiyor
    Format: JSON
    Kullanım kolaylığı: ★☆☆

    LINE Messaging API diğer listedeki veri API'lerinden biraz farklı.

    Burada yalnızca bilgi almak yerine kullanıcılarla mesajlaşan sistemler geliştirebiliyorsunuz.

    Uygulamanız kullanıcının gönderdiği mesajı alabilir, otomatik cevap verebilir, bildirim gönderebilir ve webhook olaylarını işleyebilir.

    Kullanım fikirleri:

    Chatbot, otomatik müşteri destek sistemi, sipariş bildirim botu, hava durumu botu veya çeşitli bildirim servisleri geliştirilebilir.

    İlginç ve Eğlenceli Ücretsiz API'ler

    11. The Met Collection API

    Resmî API dokümantasyonu:
    https://metmuseum.github.io/

    Ücret: Ücretsiz
    API anahtarı: Gerekmiyor
    Format: JSON
    Kullanım kolaylığı: ★★★

    The Metropolitan Museum of Art tarafından sunulan bu API, müzenin koleksiyonundaki yüz binlerce sanat eserine ilişkin bilgi sağlıyor.

    Eserler için
    1. Eser adı
    2. Sanatçı
    3. Tarih
    4. Kategori
    5. Görsel
    Kamu malı olan eserlerin yüksek çözünürlüklü görselleri de bazı durumlarda kullanılabiliyor.

    Kullanım fikirleri:

    Sanal sanat galerisi, rastgele tablo uygulaması, ressam arama sistemi, sanat eseri bilgi yarışması veya eğitim sitesi geliştirilebilir.

    12. Sumo API

    Resmi site:
    https://www.sumo-api.com/

    Ücret: Ücretsiz erişim mevcut
    API anahtarı: Servisin güncel şartlarını kontrol edin
    Format: JSON
    Kullanım kolaylığı: ★★★

    Sumo API, sumo güreşiyle ilgili oldukça detaylı bilgiler sunuyor.

    API üzerinden güreşçiler, sıralamalar, turnuvalar, maç geçmişleri, müsabakalar ve kazanma teknikleri gibi verilere ulaşılabiliyor.

    Japonya merkezli bir spor olsa da API'nin kendisi dünya genelindeki geliştiricilerin kullanabileceği spor verisi örneklerinden biri.

    Kullanım fikirleri:

    Sumo istatistik uygulaması, sporcu arama sistemi, turnuva sonuç sayfası veya spor veri analizi projesi hazırlanabilir.

    13. Football-Data.org API

    Resmî site:
    https://www.football-data.org/

    Ücretsiz plan: Mevcut
    API anahtarı: Gerekli
    Format: JSON
    Kullanım kolaylığı: ★★☆

    Futbol uygulaması geliştirmek isteyenlerin ilgisini çekebilecek en kullanışlı servislerden biri.

    API üzerinden;
    1. Maç programları
    2. Maç sonuçları
    3. Lig sıralamaları
    4. Takım bilgileri
    Desteklenen ligler ve ücretsiz planın kapsamı zaman içerisinde değişebileceği için güncel listeyi servis üzerinden kontrol etmek gerekiyor.

    Kullanım fikirleri:

    Futbol maç sonuç sistemi, puan durumu sayfası, takım takip uygulaması, maç bildirim botu veya futbol istatistik paneli geliştirilebilir.

    14. JokeAPI

    Resmî API sitesi:
    https://v2.jokeapi.dev/

    Örnek istek:
    https://v2.jokeapi.dev/joke/Spooky?safe-mode&type=twopart

    Ücret: Ücretsiz
    API anahtarı: Gerekmiyor
    Format: JSON, XML ve YAML
    Kullanım kolaylığı: ★★★

    JokeAPI, farklı kategorilerden rastgele şakalar alabileceğiniz basit ve eğlenceli bir API.

    Belirli içerik kategorilerini seçebilir veya istemediğiniz içerikleri filtreleyebilirsiniz.

    Kullanım fikirleri:

    Discord botu, sohbet botu, rastgele şaka sitesi, eğlence uygulaması veya REST API öğrenme projesi hazırlanabilir.

    15. Harry Potter API

    API adresi:
    https://hp-api.onrender.com/

    Ücret: Ücretsiz
    API anahtarı: Gerekmiyor
    Format: JSON
    Kullanım kolaylığı: ★★★

    Harry Potter API, Harry Potter evrenindeki karakterler ve çeşitli bilgiler için topluluk tarafından geliştirilen bir servis.

    Karakterlerin isimleri, Hogwarts binaları, öğrenci veya personel durumları, oyuncu bilgileri ve büyüler gibi verilerine ulaşılabiliyor.

    Kullanım fikirleri:

    Harry Potter karakter ansiklopedisi, Hogwarts evlerine göre karakter filtreleme, karakter arama uygulaması veya bilgi yarışması geliştirilebilir.

    Bu servis Warner Bros. veya J.K. Rowling tarafından sağlanan resmî bir API değildir.

    16. Keanu Whoa API

    API adresi:
    https://whoa.onrender.com/

    Ücret: Ücretsiz
    API anahtarı: Gerekmiyor
    Format: JSON
    Kullanım kolaylığı: ★★★

    Listenin en tuhaf ama aynı zamanda en eğlenceli API'sine geldik. :)

    Keanu Whoa API, Keanu Reeves'in filmlerinde söylediği "Whoa" ifadelerinin yer aldığı sahneleri arşivliyor.

    API üzerinden film adı, yayın yılı, yönetmen ve ilgili sahne gibi bilgiler alınabiliyor.

    Ciddi bir kurumsal uygulamada ne kadar ihtiyaç duyarsınız tartışılır ama API mantığını öğrenmek için eğlenceli bir proje çıkabilir.
    İnternette birilerinin Keanu Reeves'in söylediği bütün "Whoa" anlarını API haline getirmiş olması, geliştirici dünyasının güzel taraflarından biri. :)

    Daha Fazla Ücretsiz API Nereden Bulabilirsiniz?

    FreePublicAPIs:
    https://www.freepublicapis.com/

    FreePublicAPIs farklı kategorilerde çok sayıda genel API'yi keşfetmek için kullanılabilecek bir API dizini.

    Spor, oyun, hayvanlar, hava durumu, finans ve başka birçok kategori bulunuyor.

    Ancak kataloglarda gördüğünüz bir API'yi doğrudan projenize eklemek yerine önce servisin kendi dokümantasyonunu kontrol etmek daha doğru olur.

    Ücretsiz API Kullanırken Nelere Dikkat Edilmeli?

    1. Kullanım Koşullarını Kontrol Edin

    Bir API'nin ücretsiz olması her kullanım amacı için ücretsiz olduğu anlamına gelmez.

    Bazı servisler kişisel veya eğitim amaçlı projelerde ücretsiz olabilirken ticari kullanım için ücretli paket isteyebilir.

    2. Rate Limit Değerlerini Kontrol Edin

    API servislerinin büyük bölümünde istek limitleri bulunur.

    Örneğin servis dakikada, saatte veya günlük belirli sayıda isteğe izin verebilir.

    API'ye her sayfa görüntülenmesinde gereksiz yere yüzlerce istek göndermek yerine önbellekleme kullanmak çoğu projede daha doğru olacaktır.

    3. API Anahtarınızı Kaynak Koduna Yazmayın

    En sık yapılan güvenlik hatalarından biri API anahtarını doğrudan herkese açık kaynak koduna eklemektir.

    Örneğin:

    API anahtarınızı GitHub'a yüklenen herkese açık bir dosyada bırakmayın.

    Mümkün olduğunda ortam değişkenleri, sunucu tarafı yapılandırmaları ve güvenli secret yönetimi kullanılmalıdır.

    4. İstemci Tarafındaki Kodlara Dikkat Edin

    Bir web sitesinin JavaScript koduna gizli API anahtarı koyarsanız kullanıcı tarayıcı geliştirici araçları üzerinden bu anahtarı görebilir.

    Gizli tutulması gereken servis anahtarlarını mümkün olduğunca backend üzerinden kullanın.

    5. Bir API'nin Sonsuza Kadar Çalışacağını Varsaymayın

    Özellikle ücretsiz ve topluluk tarafından işletilen servislerde

    API kapanabilir, uç noktalar değişebilir, ücretsiz paket kaldırılabilir, veri formatı değişebilir.

    Bu nedenle kritik projelerde alternatif veri kaynaklarını düşünmek faydalıdır.

    6. Kritik Verilerde Tek Kaynağa Güvenmeyin

    Finans, sağlık, afet ve güvenlik gibi önemli alanlarda ücretsiz veya gayriresmî API'leri tek doğruluk kaynağı olarak kullanmak doğru değildir.

    Bu servisler programlama öğrenmek ve prototip geliştirmek için mükemmel olabilir ancak kritik uygulamalarda doğrulanmış kaynaklar kullanılmalıdır.

    API Öğrenmeye Yeni Başlayanlar Hangisini Kullanmalı?

    Daha önce hiç API kullanmadıysanız başlangıçta API anahtarı istemeyen servisleri tercih etmek işleri kolaylaştırır.

    Şu şekilde ilerleyebilirsiniz:
    1. Cat Facts ile basit bir GET isteği gönderin.
    2. PokéAPI ile JSON içerisindeki alanları okuyun.
    3. Open Library ile kullanıcıdan kitap adı alıp arama yapın.
    4. Open-Meteo ile koordinat göndererek hava durumunu alın.
    5. World Bank API ile ülkelere göre veri listeleyin.
    6. Daha sonra CoinGecko, NASA veya GitHub gibi kimlik doğrulamalı API'lere geçin.
    Bu aşamaları tamamladıktan sonra REST API mantığı çok daha anlaşılır hale gelecektir.

    Bu API'lerle Yapabileceğiniz Proje Fikirleri

    Bu listedeki API'leri kullanarak örneğin;
    1. Hava durumu uygulaması
    2. Kitap arama sitesi
    3. Pokédex
    4. Ülke karşılaştırma uygulaması
    5. Kripto fiyat takip sistemi
    6. GitHub profil analiz uygulaması
    7. Günün uzay fotoğrafı sitesi
    8. Futbol puan durumu uygulaması
    9. Dijital sanat galerisi
    10. Discord veya sohbet botu
    Ücretsiz API'ler programlama öğrenmenin ve yeni fikirleri hızlı şekilde prototipe dönüştürmenin en kullanışlı yollarından biri.

    Basit bir GET isteğiyle başka bir servisten gerçek veri alabilir, bu veriyi işleyebilir ve kendi uygulamanız içerisinde gösterebilirsiniz.

    Bu listedeki API'lerin bazıları gerçek projelerde kullanılabilecek kadar kapsamlı.

    Bazıları eğitim için ideal.

    Bazıları ise tamamen eğlence amaçlı.

    Fakat hepsinin ortak noktası aynı:
    Bir uygulamanın bütün verisini ve bütün özelliklerini sıfırdan oluşturmak zorunda değilsiniz.
    Doğru API'yi seçerek birkaç entegrasyon adımıyla projenize oldukça güçlü özellikler kazandırabilirsiniz.

    Sizin kullandığınız ve listede bulunmayan ücretsiz bir API var mı? TechForum.TR Sosyal'de yorumlara bırakırsanız listeyi birlikte büyütebiliriz.
    Yeni bir web sitesi, mobil uygulama, bot veya küçük bir yazılım projesi geliştirirken ihtiyacınız olan bütün verileri sıfırdan oluşturmanız gerekmiyor. Hava durumu, kitaplar, ülkeler, futbol maçları, GitHub projeleri, kripto para fiyatları, uzay verileri ve sanat eserleri gibi birçok farklı veriye ücretsiz veya ücretsiz plan sunan API'ler üzerinden erişebilirsiniz. Özellikle programlama öğrenenler için gerçek API'lerle çalışmak, yalnızca örnek kod yazmaktan çok daha faydalıdır. Bu rehberde 2026 itibarıyla deneyebileceğiniz 16 farklı API'yi üç grupta inceleyeceğiz: [ol] [li]Kayıt veya API anahtarı olmadan kullanılabilen API'ler[/li] [li]Ücretsiz plan sunan ancak API anahtarı veya hesap gerektiren servisler[/li] [li]Eğlenceli ve farklı projelerde kullanılabilecek API'ler[/li] [/ol] [i]Not: Ücretsiz planlar, istek limitleri, lisanslar ve ticari kullanım koşulları zaman içerisinde değişebilir. API'yi gerçek bir projede kullanmadan önce mutlaka ilgili servisin güncel resmî dokümantasyonunu kontrol edin.[/i] [h2]API Nedir?[/h2] API, iki farklı yazılımın birbiriyle iletişim kurmasını sağlayan arayüzdür. Örneğin bir hava durumu uygulaması geliştiriyorsanız dünyanın bütün meteorolojik verilerini kendi sunucunuzda toplamak yerine bir hava durumu API'sine istek gönderebilirsiniz. API size JSON gibi standart bir formatta sıcaklık, rüzgar, nem veya yağış ihtimali gibi bilgileri döndürür. Benzer şekilde kitap bilgileri, futbol sonuçları, ülke bilgileri, kripto para fiyatları, GitHub projeleri, uzay verileri gibi birçok bilgi hazır API'lerden alınabilir. [quote]API kullanmanın en büyük avantajı, başka bir servisin sunduğu veriyi veya özelliği kendi uygulamanıza entegre edebilmenizdir.[/quote] [h2]API Kullanım Kolaylığı[/h2] Bu listedeki API'leri basit şekilde üç seviyede değerlendireceğiz. [b]★★★[/b] Kayıt gerektirmiyor veya oldukça kolay denenebiliyor. [b]★★☆[/b] API anahtarı veya basit hesap oluşturma gerekiyor. [b]★☆☆[/b] Ek servis yapılandırması veya daha kapsamlı entegrasyon gerekiyor. [h2]API Anahtarı Gerektirmeyen Ücretsiz API'ler[/h2] [h3]1. Open-Meteo[/h3] [b]Resmî site:[/b] https://open-meteo.com/ [b]API dokümantasyonu:[/b] https://open-meteo.com/en/docs [b]API anahtarı:[/b] Temel kullanım için gerekmiyor [b]Format:[/b] JSON [b]Kullanım kolaylığı:[/b] ★★★ Open-Meteo, dünya genelindeki hava durumu ve meteorolojik verilere ulaşabileceğiniz oldukça kullanışlı bir API. Enlem ve boylam bilgisi göndererek; [ol] [li]Sıcaklık[/li] [li]Yağış[/li] [li]Yağış ihtimali[/li] [li]Nem[/li] [li]Rüzgar hızı[/li] [li]Hava tahmini[/li] [/ol] [b]Kullanım fikirleri:[/b] Hava durumu uygulaması, seyahat uygulaması veya konuma göre otomatik bildirim gönderen bir sistem geliştirilebilir. Örneğin [quote]Yarın bulunduğum bölgede yağmur ihtimali yüzde 70'in üzerindeyse bana bildirim gönder.[/quote] [h3]2. Cat Facts API[/h3] [b]API adresi:[/b] https://catfact.ninja/ [b]Ücret:[/b] Ücretsiz [b]API anahtarı:[/b] Gerekmiyor [b]Format:[/b] JSON [b]Kullanım kolaylığı:[/b] ★★★ Cat Facts, kediler hakkında rastgele bilgiler sunan oldukça basit bir API. Çok karmaşık bir veri yapısına sahip olmadığı için REST API kullanmayı yeni öğrenen geliştiriciler açısından güzel bir başlangıç noktası. [b]Kullanım fikirleri:[/b] Rastgele kedi bilgisi gösteren web sitesi, Discord botu, mobil uygulama veya API öğrenme projesi hazırlanabilir. [h3]3. Open Library API[/h3] [b]API dokümantasyonu:[/b] https://openlibrary.org/developers/api [b]Ücret:[/b] Ücretsiz [b]API anahtarı:[/b] Temel aramalarda gerekmiyor [b]Format:[/b] JSON ve çeşitli veri formatları [b]Kullanım kolaylığı:[/b] ★★★ Open Library API, kitaplar ve yazarlar hakkında geniş bir veri kaynağı sunuyor. Kitaplar [ol] [li]Kitap adına[/li] [li]ISBN numarasına[/li] [li]Yazar adına[/li] [/ol] Kitap kapaklarının gösterilebilmesi de özellikle görsel arayüze sahip projelerde oldukça kullanışlı. [b]Kullanım fikirleri:[/b] Kitap arama motoru, kişisel kütüphane, okuma listesi, kitap takip sistemi veya kitap tavsiye uygulaması geliştirilebilir. [h3]4. PokéAPI[/h3] [b]Resmî site ve dokümantasyon:[/b] https://pokeapi.co/ [b]Ücret:[/b] Ücretsiz [b]API anahtarı:[/b] Gerekmiyor [b]Format:[/b] JSON [b]Kullanım kolaylığı:[/b] ★★★ PokéAPI, Pokémon evrenine ilişkin oldukça geniş bir veri tabanı sunuyor. API üzerinden [ol] [li]Pokémon isimleri[/li] [li]Türleri[/li] [li]İstatistikleri[/li] [li]Hareketleri[/li] [li]Yetenekleri[/li] [li]Oyun bilgileri[/li] [li]Eşyalar[/li] [/ol] gibi birçok veriye ulaşılabiliyor. [b]Kullanım fikirleri:[/b] Pokédex, Pokémon karşılaştırma sistemi, rastgele Pokémon seçici, takım oluşturma aracı veya bilgi yarışması hazırlanabilir. Programlama öğrenirken eğlenceli bir proje geliştirmek isteyenler için güzel seçeneklerden biri. [h3]5. World Bank API[/h3] [b]API dokümantasyonu:[/b] https://datahelpdesk.worldbank.org/knowledgebase/topics/125589-developer-information [b]Ücret:[/b] Ücretsiz [b]API anahtarı:[/b] Gerekmiyor [b]Format:[/b] JSON ve XML [b]Kullanım kolaylığı:[/b] ★★★ Dünya Bankası API'si dünya ülkeleriyle ilgili çok sayıda ekonomik ve sosyal göstergeye ulaşmanızı sağlıyor. Örneğin; [ol] [li]Nüfus[/li] [li]Gayrisafi yurt içi hasıla[/li] [li]Milli gelir[/li] [li]Enerji tüketimi[/li] [li]Ekonomik göstergeler[/li] [/ol] gibi veriler ülke ve yıl bazında alınabiliyor. [b]Kullanım fikirleri:[/b] Türkiye ile farklı ülkelerin ekonomik verilerini karşılaştıran uygulamalar, nüfus grafikleri, ekonomik veri panelleri ve veri görselleştirme projeleri hazırlanabilir. [h2]Ücretsiz Plan Sunan ve API Anahtarı Gerektiren Servisler[/h2] [h3]6. REST Countries API[/h3] [b]Resmi site:[/b] https://restcountries.com/ [b]API dokümantasyonu:[/b] https://restcountries.com/docs [b]Ücretsiz plan:[/b] Mevcut [b]Kimlik doğrulama:[/b] API anahtarı / Bearer Token [b]Format:[/b] JSON [b]Kullanım kolaylığı:[/b] ★★☆ REST Countries, ülkelere ait temel bilgileri tek bir API üzerinden alabileceğiniz kullanışlı bir servis. Ülkeler için; [ol] [li]Ülke adı[/li] [li]ISO kodları[/li] [li]Başkent[/li] [li]Para birimi[/li] [li]Konuşulan diller[/li] [li]Bayrak[/li] [li]Komşu ülkeler[/li] [li]Coğrafi bilgiler[/li] [/ol] [b]Kullanım fikirleri:[/b] Ülke bilgi uygulaması, bayrak yarışması, seyahat uygulaması, ülke karşılaştırma sitesi veya kayıt formundaki ülke seçim sistemi geliştirilebilir. Web ve mobil uygulamalarda sık ihtiyaç duyulan ülke verilerini kendiniz oluşturmak istemiyorsanız oldukça faydalı. [h3]7. CoinGecko API[/h3] [b]Resmî site:[/b] https://www.coingecko.com/en/api [b]API dokümantasyonu:[/b] https://docs.coingecko.com/ [b]Ücretsiz Demo API:[/b] Mevcut [b]API anahtarı:[/b] Gerekli [b]Format:[/b] JSON [b]Kullanım kolaylığı:[/b] ★★☆ CoinGecko API kripto para piyasalarına ilişkin oldukça kapsamlı veri sunuyor. Bitcoin, Ethereum ve binlerce farklı kripto varlık hakkında; [ol] [li]Güncel fiyat[/li] [li]Piyasa değeri[/li] [li]İşlem hacmi[/li] [li]Fiyat değişimleri[/li] [li]Borsa verileri[/li] [/ol] Ücretsiz Demo API sınırlı uç noktalar ve istek limitleriyle kullanılabiliyor. [b]Kullanım fikirleri:[/b] Kripto fiyat takip uygulaması, portföy paneli, fiyat karşılaştırma sitesi, Discord fiyat botu veya piyasa takip sistemi geliştirilebilir. [i]Finansal uygulamalarda yalnızca tek bir ücretsiz API'ye güvenmek yerine veri doğruluğu ve güncelliği ayrıca kontrol edilmelidir.[/i] [h3]8. NASA Open APIs[/h3] [b]Resmî API sitesi:[/b] https://api.nasa.gov/ [b]Ücret:[/b] Ücretsiz erişim mevcut [b]API anahtarı:[/b] Gerekli [b]Format:[/b] JSON [b]Kullanım kolaylığı:[/b] ★★☆ NASA'nın geliştiricilere açtığı API'ler uzay ve astronomi meraklıları için oldukça güzel veri kaynakları sunuyor. En popüler servislerden biri APOD yani Astronomy Picture of the Day. Bu servis ile her gün farklı bir astronomi görüntüsü ve açıklaması alınabiliyor. Ayrıca Mars görevleri, asteroitler, Dünya gözlemleri ve farklı NASA veri kaynakları için API'ler mevcut. [b]Kullanım fikirleri[/b]Günün uzay fotoğrafı uygulaması, asteroit takip sistemi, uzay bilgi sitesi veya astronomi eğitim uygulaması geliştirilebilir. [h3]9. GitHub REST API[/h3] [b]Resmî dokümantasyon:[/b] https://docs.github.com/en/rest [b]Kimlik doğrulama dokümantasyonu:[/b] https://docs.github.com/en/rest/authentication/authenticating-to-the-rest-api [b]Ücret:[/b] GitHub'ın genel REST API erişimi mevcut [b]API anahtarı:[/b] Bazı herkese açık veriler için zorunlu değil [b]Format:[/b] JSON [b]Kullanım kolaylığı:[/b] ★★☆ GitHub REST API yazılım geliştiricileri için listenin en kullanışlı servislerinden biri. GitHub üzerindeki; [ol] [li]Kullanıcılar[/li] [li]Repository'ler[/li] [li]Commit kayıtları[/li] [li]Issue'lar[/li] [li]Pull request'ler[/li] [li]Release bilgileri[/li] [/ol] Herkese açık bazı veriler kimlik doğrulama olmadan alınabiliyor. Ancak daha yüksek istek limitleri ve daha kapsamlı işlemler için token kullanılması gerekiyor. [b]Kullanım fikirleri:[/b] GitHub profil analiz sistemi, repository istatistik sitesi, açık kaynak proje takip aracı, release bildirim botu veya geliştirici portföy uygulaması hazırlanabilir. Örneğin bir kullanıcının son projelerini otomatik olarak kendi portföy sitesinde gösterebilirsiniz. [h3]10. LINE Messaging API[/h3] [b]Resmî dokümantasyon:[/b] https://developers.line.biz/en/docs/messaging-api/ [b]API referansı:[/b] https://developers.line.biz/en/reference/messaging-api/ [b]Ücretsiz kullanım:[/b] Plan ve bölgeye göre değişebilir [b]Hesap:[/b] LINE Official Account ve kanal yapılandırması gerekiyor [b]Format:[/b] JSON [b]Kullanım kolaylığı:[/b] ★☆☆ LINE Messaging API diğer listedeki veri API'lerinden biraz farklı. Burada yalnızca bilgi almak yerine kullanıcılarla mesajlaşan sistemler geliştirebiliyorsunuz. Uygulamanız kullanıcının gönderdiği mesajı alabilir, otomatik cevap verebilir, bildirim gönderebilir ve webhook olaylarını işleyebilir. [b]Kullanım fikirleri:[/b] Chatbot, otomatik müşteri destek sistemi, sipariş bildirim botu, hava durumu botu veya çeşitli bildirim servisleri geliştirilebilir. [h2]İlginç ve Eğlenceli Ücretsiz API'ler[/h2] [h3]11. The Met Collection API[/h3] [b]Resmî API dokümantasyonu:[/b] https://metmuseum.github.io/ [b]Ücret:[/b] Ücretsiz [b]API anahtarı:[/b] Gerekmiyor [b]Format:[/b] JSON [b]Kullanım kolaylığı:[/b] ★★★ The Metropolitan Museum of Art tarafından sunulan bu API, müzenin koleksiyonundaki yüz binlerce sanat eserine ilişkin bilgi sağlıyor. Eserler için [ol] [li]Eser adı[/li] [li]Sanatçı[/li] [li]Tarih[/li] [li]Kategori[/li] [li]Görsel[/li] [/ol] Kamu malı olan eserlerin yüksek çözünürlüklü görselleri de bazı durumlarda kullanılabiliyor. [b]Kullanım fikirleri:[/b] Sanal sanat galerisi, rastgele tablo uygulaması, ressam arama sistemi, sanat eseri bilgi yarışması veya eğitim sitesi geliştirilebilir. [h3]12. Sumo API[/h3] [b]Resmi site:[/b] https://www.sumo-api.com/ [b]Ücret:[/b] Ücretsiz erişim mevcut [b]API anahtarı:[/b] Servisin güncel şartlarını kontrol edin [b]Format:[/b] JSON [b]Kullanım kolaylığı:[/b] ★★★ Sumo API, sumo güreşiyle ilgili oldukça detaylı bilgiler sunuyor. API üzerinden güreşçiler, sıralamalar, turnuvalar, maç geçmişleri, müsabakalar ve kazanma teknikleri gibi verilere ulaşılabiliyor. Japonya merkezli bir spor olsa da API'nin kendisi dünya genelindeki geliştiricilerin kullanabileceği spor verisi örneklerinden biri. [b]Kullanım fikirleri:[/b] Sumo istatistik uygulaması, sporcu arama sistemi, turnuva sonuç sayfası veya spor veri analizi projesi hazırlanabilir. [h3]13. Football-Data.org API[/h3] [b]Resmî site:[/b] https://www.football-data.org/ [b]Ücretsiz plan:[/b] Mevcut [b]API anahtarı:[/b] Gerekli [b]Format:[/b] JSON [b]Kullanım kolaylığı:[/b] ★★☆ Futbol uygulaması geliştirmek isteyenlerin ilgisini çekebilecek en kullanışlı servislerden biri. API üzerinden; [ol] [li]Maç programları[/li] [li]Maç sonuçları[/li] [li]Lig sıralamaları[/li] [li]Takım bilgileri[/li] [/ol] Desteklenen ligler ve ücretsiz planın kapsamı zaman içerisinde değişebileceği için güncel listeyi servis üzerinden kontrol etmek gerekiyor. [b]Kullanım fikirleri:[/b] Futbol maç sonuç sistemi, puan durumu sayfası, takım takip uygulaması, maç bildirim botu veya futbol istatistik paneli geliştirilebilir. [h3]14. JokeAPI[/h3] [b]Resmî API sitesi:[/b] https://v2.jokeapi.dev/ [b]Örnek istek:[/b] https://v2.jokeapi.dev/joke/Spooky?safe-mode&type=twopart [b]Ücret:[/b] Ücretsiz [b]API anahtarı:[/b] Gerekmiyor [b]Format:[/b] JSON, XML ve YAML [b]Kullanım kolaylığı:[/b] ★★★ JokeAPI, farklı kategorilerden rastgele şakalar alabileceğiniz basit ve eğlenceli bir API. Belirli içerik kategorilerini seçebilir veya istemediğiniz içerikleri filtreleyebilirsiniz. [b]Kullanım fikirleri:[/b] Discord botu, sohbet botu, rastgele şaka sitesi, eğlence uygulaması veya REST API öğrenme projesi hazırlanabilir. [h3]15. Harry Potter API[/h3] [b]API adresi:[/b] https://hp-api.onrender.com/ [b]Ücret:[/b] Ücretsiz [b]API anahtarı:[/b] Gerekmiyor [b]Format:[/b] JSON [b]Kullanım kolaylığı:[/b] ★★★ Harry Potter API, Harry Potter evrenindeki karakterler ve çeşitli bilgiler için topluluk tarafından geliştirilen bir servis. Karakterlerin isimleri, Hogwarts binaları, öğrenci veya personel durumları, oyuncu bilgileri ve büyüler gibi verilerine ulaşılabiliyor. [b]Kullanım fikirleri:[/b] Harry Potter karakter ansiklopedisi, Hogwarts evlerine göre karakter filtreleme, karakter arama uygulaması veya bilgi yarışması geliştirilebilir. [i]Bu servis Warner Bros. veya J.K. Rowling tarafından sağlanan resmî bir API değildir.[/i] [h3]16. Keanu Whoa API[/h3] [b]API adresi:[/b] https://whoa.onrender.com/ [b]Ücret:[/b] Ücretsiz [b]API anahtarı:[/b] Gerekmiyor [b]Format:[/b] JSON [b]Kullanım kolaylığı:[/b] ★★★ Listenin en tuhaf ama aynı zamanda en eğlenceli API'sine geldik. :) Keanu Whoa API, Keanu Reeves'in filmlerinde söylediği "Whoa" ifadelerinin yer aldığı sahneleri arşivliyor. API üzerinden film adı, yayın yılı, yönetmen ve ilgili sahne gibi bilgiler alınabiliyor. Ciddi bir kurumsal uygulamada ne kadar ihtiyaç duyarsınız tartışılır ama API mantığını öğrenmek için eğlenceli bir proje çıkabilir. [quote]İnternette birilerinin Keanu Reeves'in söylediği bütün "Whoa" anlarını API haline getirmiş olması, geliştirici dünyasının güzel taraflarından biri. :)[/quote] [h2]Daha Fazla Ücretsiz API Nereden Bulabilirsiniz?[/h2] [b]FreePublicAPIs:[/b] https://www.freepublicapis.com/ FreePublicAPIs farklı kategorilerde çok sayıda genel API'yi keşfetmek için kullanılabilecek bir API dizini. Spor, oyun, hayvanlar, hava durumu, finans ve başka birçok kategori bulunuyor. Ancak kataloglarda gördüğünüz bir API'yi doğrudan projenize eklemek yerine önce servisin kendi dokümantasyonunu kontrol etmek daha doğru olur. [h2]Ücretsiz API Kullanırken Nelere Dikkat Edilmeli?[/h2] [h3]1. Kullanım Koşullarını Kontrol Edin[/h3] Bir API'nin ücretsiz olması her kullanım amacı için ücretsiz olduğu anlamına gelmez. Bazı servisler kişisel veya eğitim amaçlı projelerde ücretsiz olabilirken ticari kullanım için ücretli paket isteyebilir. [h3]2. Rate Limit Değerlerini Kontrol Edin[/h3] API servislerinin büyük bölümünde istek limitleri bulunur. Örneğin servis dakikada, saatte veya günlük belirli sayıda isteğe izin verebilir. API'ye her sayfa görüntülenmesinde gereksiz yere yüzlerce istek göndermek yerine önbellekleme kullanmak çoğu projede daha doğru olacaktır. [h3]3. API Anahtarınızı Kaynak Koduna Yazmayın[/h3] En sık yapılan güvenlik hatalarından biri API anahtarını doğrudan herkese açık kaynak koduna eklemektir. Örneğin: [b]API anahtarınızı GitHub'a yüklenen herkese açık bir dosyada bırakmayın.[/b] Mümkün olduğunda ortam değişkenleri, sunucu tarafı yapılandırmaları ve güvenli secret yönetimi kullanılmalıdır. [h3]4. İstemci Tarafındaki Kodlara Dikkat Edin[/h3] Bir web sitesinin JavaScript koduna gizli API anahtarı koyarsanız kullanıcı tarayıcı geliştirici araçları üzerinden bu anahtarı görebilir. Gizli tutulması gereken servis anahtarlarını mümkün olduğunca backend üzerinden kullanın. [h3]5. Bir API'nin Sonsuza Kadar Çalışacağını Varsaymayın[/h3] Özellikle ücretsiz ve topluluk tarafından işletilen servislerde API kapanabilir, uç noktalar değişebilir, ücretsiz paket kaldırılabilir, veri formatı değişebilir. Bu nedenle kritik projelerde alternatif veri kaynaklarını düşünmek faydalıdır. [h3]6. Kritik Verilerde Tek Kaynağa Güvenmeyin[/h3] Finans, sağlık, afet ve güvenlik gibi önemli alanlarda ücretsiz veya gayriresmî API'leri tek doğruluk kaynağı olarak kullanmak doğru değildir. Bu servisler programlama öğrenmek ve prototip geliştirmek için mükemmel olabilir ancak kritik uygulamalarda doğrulanmış kaynaklar kullanılmalıdır. [h2]API Öğrenmeye Yeni Başlayanlar Hangisini Kullanmalı?[/h2] Daha önce hiç API kullanmadıysanız başlangıçta API anahtarı istemeyen servisleri tercih etmek işleri kolaylaştırır. Şu şekilde ilerleyebilirsiniz: [ol] [li]Cat Facts ile basit bir GET isteği gönderin.[/li] [li]PokéAPI ile JSON içerisindeki alanları okuyun.[/li] [li]Open Library ile kullanıcıdan kitap adı alıp arama yapın.[/li] [li]Open-Meteo ile koordinat göndererek hava durumunu alın.[/li] [li]World Bank API ile ülkelere göre veri listeleyin.[/li] [li]Daha sonra CoinGecko, NASA veya GitHub gibi kimlik doğrulamalı API'lere geçin.[/li] [/ol] Bu aşamaları tamamladıktan sonra REST API mantığı çok daha anlaşılır hale gelecektir. [h2]Bu API'lerle Yapabileceğiniz Proje Fikirleri[/h2] Bu listedeki API'leri kullanarak örneğin; [ol] [li]Hava durumu uygulaması[/li] [li]Kitap arama sitesi[/li] [li]Pokédex[/li] [li]Ülke karşılaştırma uygulaması[/li] [li]Kripto fiyat takip sistemi[/li] [li]GitHub profil analiz uygulaması[/li] [li]Günün uzay fotoğrafı sitesi[/li] [li]Futbol puan durumu uygulaması[/li] [li]Dijital sanat galerisi[/li] [li]Discord veya sohbet botu[/li] [/ol] Ücretsiz API'ler programlama öğrenmenin ve yeni fikirleri hızlı şekilde prototipe dönüştürmenin en kullanışlı yollarından biri. Basit bir GET isteğiyle başka bir servisten gerçek veri alabilir, bu veriyi işleyebilir ve kendi uygulamanız içerisinde gösterebilirsiniz. Bu listedeki API'lerin bazıları gerçek projelerde kullanılabilecek kadar kapsamlı. Bazıları eğitim için ideal. Bazıları ise tamamen eğlence amaçlı. Fakat hepsinin ortak noktası aynı: [quote]Bir uygulamanın bütün verisini ve bütün özelliklerini sıfırdan oluşturmak zorunda değilsiniz.[/quote] Doğru API'yi seçerek birkaç entegrasyon adımıyla projenize oldukça güçlü özellikler kazandırabilirsiniz. [b]Sizin kullandığınız ve listede bulunmayan ücretsiz bir API var mı? TechForum.TR Sosyal'de yorumlara bırakırsanız listeyi birlikte büyütebiliriz.[/b]
    Beğen
    11
    0 Cevaplar 0 Paylaşımlar 766 Görüntülemeler 0 Değerlendirmeler
  • Sinemanın En Unutulmaz Asansör Sahneleri:
    Sinemanın En Unutulmaz Asansör Sahneleri Aksiyondan Korkuya Efsane Anlar.

    Asansör denildiğinde aklımıza genellikle birkaç saniyelik sıkıcı bir yolculuk gelir. Sinemada ise işler hiç öyle yürümüyor.

    Yönetmenler yıllardır bu dar, kapalı ve kaçış imkânı olmayan alanı gerilim yaratmak için kullanıyor. Bazen birkaç saniyelik sessizlik bütün sahneden daha gergin olabiliyor, bazen kapılar açıldığı anda büyük bir çatışma başlıyor, bazen de küçücük bir kabin filmin en komik anına dönüşüyor.

    Asansör sahnelerinin bu kadar etkili olmasının temel nedeni aslında oldukça basit:
    Karakterlerin kaçabileceği alan yoktur. Kapılar kapanır ve artık herkes aynı küçük kutunun içindedir.
    İşte aksiyondan korkuya, bilim kurgudan komediye sinema tarihinin akılda kalan asansör sahnelerinden bazıları.

    Yazının devamında bazı filmlerle ilgili küçük ve büyük spoiler'lar bulunabilir.

    Asansörler Sinemada Neden Bu Kadar İyi Çalışıyor?

    Asansör sinema için neredeyse hazır bir gerilim setidir.

    Dar alan, kapalı kapılar, bilinmeyen bir sonraki kat ve karakterlerin birbirinden uzaklaşamaması yönetmene çok sayıda imkân sunar.

    Bir asansör sahnesi;
    1. Gerilim yaratabilir
    2. Karakterleri yüzleşmeye zorlayabilir
    3. Ani bir aksiyon sahnesine dönüşebilir
    4. Korku unsuru olarak kullanılabilir
    5. Komedi için garip bir sessizlik yaratabilir
    6. Filmin önemli bir kırılma noktasına dönüşebilir
    Üstelik bunun için devasa bir sete ihtiyaç yoktur.

    Bazen yalnızca birkaç oyuncu, kapalı bir kabin ve doğru kamera açıları yeterlidir.

    Sinemanın ilk dönemlerinde bile asansörlerin komedi için kullanıldığını görüyoruz. Buster Keaton'ın 1921 tarihli The Goat filmi bunun erken örneklerinden biri.

    Ancak modern sinemada asansörler çok daha tehlikeli hale geldi.

    Motor City (2026)

    Listeye doğrudan sert bir aksiyon sahnesiyle başlayalım.

    Motor City, asansörü klasik "kaçacak yer yok" mantığıyla kullanıyor. Dar alan içerisinde başlayan çatışma, karakterlerin hareket alanını minimuma indirerek dövüşün daha sert görünmesini sağlıyor.

    Bu tür sahnelerin güzel tarafı koreografinin çok net hissedilmesi.

    Geniş bir depoda veya sokakta karakterler birbirinden uzaklaşabilir. Asansörde ise birkaç adım sonra duvar var.

    Bu nedenle yumrukların, bıçakların ve silahların etkisi izleyiciye çok daha yakın geliyor.

    Monkey Man (2024)

    Dev Patel'in yönettiği Monkey Man, yakın dövüş konusunda oldukça fiziksel bir yapıya sahip.

    Filmin asansörde geçen dövüşü de bunun güzel örneklerinden biri.

    Dar alan yalnızca karakterleri sınırlandırmıyor; kamera da kavganın içine sıkışıyor.

    Sonuç olarak seyirci mücadeleyi uzaktan izlemek yerine neredeyse karakterlerin yanında duruyormuş hissine kapılıyor.

    Modern aksiyon sinemasında iyi bir asansör dövüşünün nasıl çekilebileceğini gösteren örneklerden biri.

    Kaptan Amerika: Kış Askeri (2014)

    Marvel Sinematik Evreni'nin en çok hatırlanan asansör sahnelerinden biri hiç şüphesiz Captain America: The Winter Soldier içerisinde bulunuyor.

    Sahnenin gücü yalnızca kavga başladığında ortaya çıkmıyor.

    Asıl başarılı bölüm kavga başlamadan önce yaşanıyor.

    Asansör her katta duruyor.

    Yeni kişiler içeri giriyor.

    Kabinin içerisindeki alan giderek daralıyor.

    Steve Rogers ise etrafındaki kişilerin davranışlarından bir şeylerin ters gittiğini anlamaya başlıyor.

    Ve ardından artık klasikleşen an geliyor:
    Başlamadan önce çıkmak isteyen var mı?
    Bu sahneyi unutulmaz yapan şey koreografiden çok gerilimin adım adım kurulması.

    Teenage Mutant Ninja Turtles (2014)

    Her asansör sahnesinin kavga veya korku içermesi gerekmiyor.

    2014 yapımı Teenage Mutant Ninja Turtles bunun en eğlenceli örneklerinden birine sahip.

    Kaplumbağalar ciddi bir çatışmaya gitmeden hemen önce asansörde beklerken Michelangelo kabinin çıkardığı sesleri ritme dönüştürmeye başlıyor.

    Bir süre sonra diğerleri de ona katılıyor.

    Son derece kısa bir sahne olmasına rağmen karakterlerin kişiliklerini göstermesi açısından filmin en akılda kalan anlarından biri haline geldi.

    Bazen birkaç saniyelik saçmalık, büyük aksiyon sahnelerinden daha kalıcı olabiliyor.

    Jim Carrey ve Asansör Komedisi

    Fun with **** and Jane (2005)

    Jim Carrey'nin fiziksel komedi yeteneği kapalı alanlarda daha da belirgin hale geliyor.

    Fun with **** and Jane içerisindeki asansör anları da karakterin ruh halini kısa sürede anlatan eğlenceli örneklerden.

    Liar Liar (1997)

    Liar Liar ise farklı bir yöntem kullanıyor.

    Artık yalan söyleyemeyen Fletcher'ın insanlarla aynı küçük alanda bulunması başlı başına tehlikeli hale geliyor.

    Normal şartlarda insanların söylememeyi tercih edeceği düşünceler bir anda dışarı çıkmaya başlıyor.

    Asansör burada fiziksel tehlike değil, sosyal kaçışsızlık yaratıyor.

    Arnold Schwarzenegger ve Asansörler

    Schwarzenegger filmlerine bakınca asansörlerin aksiyon sinemasında ne kadar kullanışlı olduğunu daha iyi fark ediyoruz.

    Total Recall (1990)

    Paul Verhoeven'in bilim kurgu klasiğinde asansörler filmin kaotik atmosferine çok uygun şekilde kullanılıyor.

    Dar koridorlar, kovalamacalar ve fiziksel mücadeleler Total Recall'ın abartılı aksiyon diliyle birleşiyor.

    True Lies (1994)

    James Cameron'ın True Lies filmindeki kovalamaca ise daha farklı.

    Bir karakter motosikletle kaçarken Schwarzenegger at üzerinde peşinden gidiyor ve kovalamaca bir noktada asansöre kadar ulaşıyor.

    Kağıt üzerinde saçma görünebilecek fikir, filmin dünyasında son derece eğlenceli çalışıyor.

    Last Action Hero (1993)

    Last Action Hero zaten aksiyon filmi klişeleriyle dalga geçen bir yapım.

    Dolayısıyla asansör boşlukları, yüksekten düşmeler, silahlar ve patlamalar aynı sekans içerisinde buluştuğunda film tam olarak yapmak istediği şeyi yapıyor.

    Resident Evil ve Son Durak: Asansör Korkusu

    Asansör korku filmleri için adeta doğal bir tuzak.

    Kapılar açılmayabilir.

    Kabin düşebilir.

    Mekanizma bozulabilir.

    Ve en kötüsü, içerideyken kaçacak başka bir yeriniz yoktur.

    Resident Evil (2002)

    İlk Resident Evil filminin açılış bölümlerindeki asansör sahnesi özellikle filmi ilk kez genç yaşta izleyenlerin kolay kolay unutamadığı anlardan biri.

    Sahne her şeyi açık açık göstermek yerine izleyicinin hayal gücünü kullanıyor.

    Bazen göstermemek, göstermekten daha etkili olabiliyor.

    Final Destination 2 (2003)

    Final Destination serisinin temel mantığı zaten günlük hayat içerisinde sıradan görünen şeyleri ölüm tuzağına dönüştürmek.

    Asansör de doğal olarak bu listenin dışında kalmıyor.

    Seriyi izledikten sonra günlük hayatta kullandığınız bazı cihazlara bir süre farklı gözle bakmanız gayet normal.

    Final Destination: Bloodlines (2025)

    Serinin daha yeni örneklerinde de asansör ve yüksek yapı korkusunun kullanılmaya devam ettiğini görüyoruz.

    Teknoloji değişiyor ama insanın kapalı bir metal kutunun onlarca metre yukarıda olduğunun farkına varması hâlâ aynı derecede rahatsız edici.

    Spider-Man: Homecoming (2017)

    Washington Anıtı içerisinde geçen kurtarma sekansı, Spider-Man: Homecoming'in en başarılı gerilim sahnelerinden biri.

    Peter henüz deneyimsiz.

    Durum hızla kontrolden çıkıyor.

    Asansörde mahsur kalan insanların zamanı azalıyor.

    Spider-Man ise kahraman olmanın yalnızca güçlü olmak anlamına gelmediğini öğreniyor.

    Sahnenin güzel tarafı büyük bir süper kahraman filminde bile basit bir asansör kazasının yeterince güçlü bir gerilim oluşturabilmesi.

    500 Days of Summer (2009)

    Asansörler yalnızca insanların öldüğü veya kavga ettiği yerler değil.

    Bazen bir ilişkinin başladığı yer de olabilir.

    500 Days of Summer'daki asansör sahnesinin güzelliği son derece sıradan olması.

    İki insan.

    Kısa bir yolculuk.

    Kulaklıktan gelen bir şarkı.

    Ve küçük bir konuşma.

    Büyük romantik filmlerin bazen devasa sahnelere ihtiyacı olmadığını gösteren çok güzel bir an.

    Willy Wonka ve Uçan Asansör

    Willy Wonka & the Chocolate Factory (1971)

    Buradaki asansör artık gerçek dünyanın kurallarına uymuyor.

    Yukarı ve aşağı hareket etmek yerine her yöne gidebilen cam asansör, filmin fantastik dünyasının doğal bir parçası.

    Filmin sonunda kabinin fabrikanın çatısından çıkarak gökyüzüne yükselmesi hâlâ oldukça yaratıcı bir fikir.

    Charlie and the Chocolate Factory (2005)

    Tim Burton'ın versiyonunda ise asansörün yetenekleri daha fazla kullanılıyor.

    Şeffaf kabin fabrikanın farklı bölümleri arasında hareket ediyor ve mekânın fantastik ölçeğini izleyiciye göstermenin bir aracına dönüşüyor.

    Asya Korku Sinemasında Asansörler

    Asya korku sineması sıradan mekânları rahatsız edici hale getirme konusunda oldukça başarılı.

    Asansör de bunun için mükemmel bir ortam.

    Into the Mirror (2003)

    Yansımalar üzerinden korku yaratan filmde aynalar ve kapalı alanlar sürekli olarak güven duygusunu bozuyor.

    Asansörün aynalı yüzeyleri de doğal olarak bu atmosfer için ideal.

    Ju-On: The Grudge (2002)

    Ju-On'un korkutucu tarafı kötülüğün belirli bir odada kalmaması.

    Koridorda, evde veya asansörde olmanız fark etmiyor.

    Güvende olduğunuzu düşündüğünüz birkaç saniyelik yolculuk bile rahatsız edici hale gelebiliyor.

    The Eye 2 (2004)

    Film, asansörün kapalı ve kontrollü görünen ortamını doğaüstü bir tehdit için kullanıyor.

    Bir yerde mahsur kalma duygusu ile görünmeyen bir varlığın yakınınızda bulunması fikri birleşince oldukça etkili bir korku ortaya çıkıyor.

    Speed (1994)

    Speed denildiğinde herkesin aklına otobüs geliyor.

    Ancak filmin açılışındaki asansör bölümü de başlı başına küçük bir aksiyon filmi gibi.

    Bir grup insan yüksek bir binanın asansöründe mahsur kalıyor ve kabin her an düşebilir.

    Polisler ise zamana karşı yarışarak yolcuları kurtarmaya çalışıyor.

    Bu bölüm filmin geri kalanında göreceğimiz temel formülü daha ilk dakikalarda gösteriyor:
    Zaman azalıyor, insanlar mahsur ve hata yapma şansı yok.
    Son derece basit ama çok etkili.

    The Shining (1980)

    Sinema tarihindeki en ikonik asansör görüntülerinden biri hiç şüphesiz Stanley Kubrick'in The Shining filmine ait.

    Asansör kapıları açılıyor.

    Birkaç saniye hiçbir şey olmuyor.

    Ardından koridora devasa miktarda kan akmaya başlıyor.

    Sahne korku sinemasında o kadar güçlü bir görsel simge haline geldi ki filmi hiç izlemeyen insanların bile görüntüyü tanıma ihtimali yüksek.

    Buradaki asıl başarı şiddet göstermekten çok beklenti yaratmak.

    Kapılar açıldığında beynimiz birilerinin çıkmasını bekliyor.

    Ama çıkan şey tamamen başka.

    Hollow Man (2000)

    Paul Verhoeven'in bilim kurgu gerilim filmi final bölümünde asansör boşluğunu büyük bir aksiyon alanına dönüştürüyor.

    Kabinin kendisi, kablolar, merdivenler ve yükseklik tehlikenin parçaları haline geliyor.

    Bu tür sahnelerde asansör artık yalnızca ulaşım aracı değildir.

    Mekânın tamamı bir silaha dönüşür.

    The Matrix (1999)

    Neo ve Trinity'nin Morpheus'u kurtarmaya gittiği bölüm zaten baştan sona ikonik.

    Koridordaki çatışmanın ardından ikili asansörü normal şekilde kullanmak yerine sistemin fizik kurallarını kendi lehlerine çeviriyor.

    Neo kabloyu koparıyor.

    Asansör kabini aşağı düşüyor.

    Karşı ağırlık ise onları yukarı fırlatıyor.

    Bu birkaç saniyelik hareket Matrix'in temel fikrini mükemmel özetliyor:
    Kuralları kabul etmek zorunda değilsiniz. Önce onların ne olduğunu anlamanız gerekir.

    Infernal Affairs (2002) ve The Departed (2006)

    Burada büyük spoiler vermeden konuşmak daha doğru.

    Her iki filmde de asansör hikâyenin en kritik noktalarından birinin parçası.

    Özellikle The Departed'ı ilk kez izleyenlerin asansör kapılarının açıldığı anı unutması oldukça zor.

    Sahne o kadar hızlı gerçekleşiyor ki izleyici olan biteni anlamaya çalışırken film yeni bir şok daha hazırlıyor.

    Infernal Affairs ise aynı temel hikâyeyi daha farklı bir ritim ve duygusal tonla anlatıyor.

    Her iki versiyon da asansörü yalnızca mekân olarak değil, hikâyenin geri dönüşü olmayan noktası olarak kullanıyor.

    Die Hard Serisi ve Asansör Takıntısı

    John McClane'in asansörlerle özel bir ilişkisi olduğunu söylemek yanlış olmaz.

    Die Hard (1988)

    Bir gökdelende geçen film için asansör boşluklarının kullanılmaması zaten düşünülemezdi.

    McClane'in asansör sistemini düşmanlarına karşı kullanması filmin "eldeki her şeyi silaha dönüştür" mantığının güzel örneklerinden.

    Die Hard with a Vengeance (1995)

    Serinin en iyi asansör sahnelerinden biri üçüncü filmde.

    McClane birkaç kişiyle birlikte asansöre giriyor.

    Başta her şey normal görünüyor.

    Sonra küçük bir ayrıntı dikkatini çekiyor.

    Yanındaki insanların aslında kim olduklarını anladığı anda kabinin atmosferi tamamen değişiyor.

    Dar alanda başlayan çatışma kısa, sert ve oldukça etkili.

    Live Free or Die Hard (2007)

    Dördüncü film ise işi iyice büyütüyor.

    Artık yalnızca insanlar değil, araçlar bile asansör boşluklarına giriyor.

    Gerçekçilik seviyesi tartışılabilir ama aksiyon sineması açısından oldukça eğlenceli.

    Drive (2011)

    Drive'daki asansör sahnesinin unutulmaz olmasının nedeni dövüş koreografisi değil.

    Bu sahne karakter hakkında bildiğimizi düşündüğümüz her şeyi birkaç saniye içerisinde değiştiriyor.

    Başlangıçta sakin bir an görüyoruz.

    Driver ve Irene aynı asansörde.

    Driver yaklaşan tehlikeyi fark ediyor.

    Irene'i arkasına alıyor.

    Sonra onu öpüyor.

    Ve birkaç saniye sonra sahne son derece sert bir şiddete dönüşüyor.

    Kapı tekrar açıldığında Irene artık karşısındaki adamı eskisi gibi görmüyor.

    Asansör kapıları kapanırken aralarında oluşan mesafe de sembolik hale geliyor.

    Bir mekânın karakter gelişimi için kullanılmasının en iyi örneklerinden biri.

    New World (2013)

    Kore suç sinemasının güçlü örneklerinden New World, asansör dövüşünü yalnızca gösterişli bir aksiyon sahnesi olarak kullanmıyor.

    Sahnenin gücü hikâyedeki konumundan geliyor.

    Karakterlerin ilişkilerini ve olayların ulaştığı noktayı bildiğinizde dövüş çok daha ağır hissettiriyor.

    Kore aksiyon sinemasının yakın dövüşte neden bu kadar başarılı olduğunun güzel örneklerinden.

    The Cabin in the Woods (2011)

    Bir korku filmi hayranıysanız bu sahne adeta eğlence parkı gibi.

    Filmin sonlarına doğru açılan asansör kapıları yalnızca bir canavarı ortaya çıkarmıyor.

    Neredeyse bütün korku filmi kataloglarının aynı anda serbest bırakıldığı devasa bir kaosa dönüşüyor.

    Asansörlerin aynı anda açıldığı bölüm filmin bütün fikrini birkaç saniye içerisinde görselleştiriyor.

    Korku sinemasına yazılmış en eğlenceli aşk mektuplarından biri.

    Terminatör 2: Kıyamet Günü (1991)

    Ve benim için zirvede Terminator 2: Judgment Day var.

    Sarah Connor'ın hastaneden kaçışı zaten yeterince gergin.

    Tam özgürlüğe yaklaşmışken karşısında T-800'ü görüyor.

    Sarah için bu makine hayatındaki en büyük kâbus.

    Ancak birkaç saniye sonra arkasından daha büyük bir tehdit geliyor: T-1000.

    Asansör kapıları kapanmaya çalışırken sıvı metal T-1000 ellerini kapıların arasından geçiriyor.

    Silah sesleri.

    Dar koridor.

    Panik.

    Kapanmayan kapılar.

    Kaçmaya çalışan karakterler.

    Sahne hem görsel efekt hem kurgu hem de gerilim açısından bugün bile son derece iyi çalışıyor.

    T-1000'in sıvı metal yapısını ilk kez gerçekten tehlikeli biçimde gördüğümüz anlardan biri olması da sahnenin etkisini artırıyor.

    Asansör sahnesi denildiğinde benim aklıma gelen ilk film Terminator 2.

    Peki Asansör Sahneleri Neden Aklımızda Kalıyor?

    Bu filmlere baktığımızda ortak bir nokta görüyoruz.

    Asansör aslında çok sıradan bir mekân.

    Her gün milyonlarca insan kullanıyor.

    Ancak sinemada kapılar kapandığı anda yönetmen bütün kontrolü ele geçiriyor.

    Karakterler kaçamıyor.

    Kamera kaçamıyor.

    İzleyici de kaçamıyor.

    Bir sonraki katın ne getireceğini bilmiyoruz.

    Bu nedenle aynı dört duvar bir filmde romantik tanışma noktası, başka bir filmde korku tuzağı, başka bir filmde dövüş arenası, başka bir filmde ise hikâyenin en dramatik anı olabiliyor.

    Oyunlarda Unutulmaz Asansör Bölümleri

    Asansörler yalnızca sinemanın sevdiği mekânlar değil.

    Video oyunlarında da yıllardır kullanılıyor.

    Özellikle eski beat 'em up oyunlarında asansör bölümü neredeyse başlı başına bir gelenekti.

    Fighting Force

    1990'ların sonunda oynayanların hatırlayacağı Fighting Force, asansör üzerinde düşman dalgalarıyla mücadele edilen bölümleriyle dönemin klasik aksiyon oyunlarından biriydi.

    Streets of Rage

    Streets of Rage serisi de dar alan dövüşlerinin oyun dünyasındaki en güzel örneklerinden.

    Asansör hareket ederken farklı katlardan gelen düşmanlarla savaşmak artık türün klasiklerinden biri haline geldi.

    Elevator Action

    Asansörü oyunun ana mekaniğine dönüştüren örneklerden biri ise çok daha eski olan Elevator Action.

    Oyuncunun katlar arasında ilerlemesi ve asansörleri stratejik biçimde kullanması oyunun temel yapısını oluşturuyordu.

    Yani sinema asansörleri seviyorsa oyun dünyasının da onlardan aşağı kalır yanı yok.

    Asansör sahnelerinin sinemada bu kadar sık kullanılmasının nedeni aslında son derece basit.

    Küçük bir alan içerisinde çok büyük bir gerilim yaratılabiliyor.

    Captain America: The Winter Soldier bize dövüş öncesi gerilimi,

    Drive karakter değişimini,

    The Shining saf görsel korkuyu,

    Matrix yaratıcılığı,

    Speed zamana karşı yarışı,

    Terminator 2 ise aksiyon ile gerilimin nasıl birleştirileceğini gösteriyor.

    Ve muhtemelen gelecekte de yönetmenler bu birkaç metrekarelik metal kutuyu kullanmanın yeni yollarını bulmaya devam edecek.
    Sizin sinemada unutamadığınız asansör sahnesi hangisi? Listede olması gerektiğini düşündüğünüz ama burada yer almayan bir film var mı?
    Benim seçimim Terminator 2. Ama Drive, The Matrix ve Captain America: The Winter Soldier da fazlasıyla güçlü adaylar.
    Sinemanın En Unutulmaz Asansör Sahneleri Aksiyondan Korkuya Efsane Anlar. Asansör denildiğinde aklımıza genellikle birkaç saniyelik sıkıcı bir yolculuk gelir. Sinemada ise işler hiç öyle yürümüyor. Yönetmenler yıllardır bu dar, kapalı ve kaçış imkânı olmayan alanı gerilim yaratmak için kullanıyor. Bazen birkaç saniyelik sessizlik bütün sahneden daha gergin olabiliyor, bazen kapılar açıldığı anda büyük bir çatışma başlıyor, bazen de küçücük bir kabin filmin en komik anına dönüşüyor. Asansör sahnelerinin bu kadar etkili olmasının temel nedeni aslında oldukça basit: [quote]Karakterlerin kaçabileceği alan yoktur. Kapılar kapanır ve artık herkes aynı küçük kutunun içindedir.[/quote] İşte aksiyondan korkuya, bilim kurgudan komediye sinema tarihinin akılda kalan asansör sahnelerinden bazıları. [i]Yazının devamında bazı filmlerle ilgili küçük ve büyük spoiler'lar bulunabilir.[/i] [h2]Asansörler Sinemada Neden Bu Kadar İyi Çalışıyor?[/h2] Asansör sinema için neredeyse hazır bir gerilim setidir. Dar alan, kapalı kapılar, bilinmeyen bir sonraki kat ve karakterlerin birbirinden uzaklaşamaması yönetmene çok sayıda imkân sunar. Bir asansör sahnesi; [ol] [li]Gerilim yaratabilir[/li] [li]Karakterleri yüzleşmeye zorlayabilir[/li] [li]Ani bir aksiyon sahnesine dönüşebilir[/li] [li]Korku unsuru olarak kullanılabilir[/li] [li]Komedi için garip bir sessizlik yaratabilir[/li] [li]Filmin önemli bir kırılma noktasına dönüşebilir[/li] [/ol] Üstelik bunun için devasa bir sete ihtiyaç yoktur. Bazen yalnızca birkaç oyuncu, kapalı bir kabin ve doğru kamera açıları yeterlidir. Sinemanın ilk dönemlerinde bile asansörlerin komedi için kullanıldığını görüyoruz. Buster Keaton'ın 1921 tarihli [i]The Goat[/i] filmi bunun erken örneklerinden biri. Ancak modern sinemada asansörler çok daha tehlikeli hale geldi. [h2]Motor City (2026)[/h2] Listeye doğrudan sert bir aksiyon sahnesiyle başlayalım. [b]Motor City[/b], asansörü klasik "kaçacak yer yok" mantığıyla kullanıyor. Dar alan içerisinde başlayan çatışma, karakterlerin hareket alanını minimuma indirerek dövüşün daha sert görünmesini sağlıyor. Bu tür sahnelerin güzel tarafı koreografinin çok net hissedilmesi. Geniş bir depoda veya sokakta karakterler birbirinden uzaklaşabilir. Asansörde ise birkaç adım sonra duvar var. Bu nedenle yumrukların, bıçakların ve silahların etkisi izleyiciye çok daha yakın geliyor. [h2]Monkey Man (2024)[/h2] Dev Patel'in yönettiği [b]Monkey Man[/b], yakın dövüş konusunda oldukça fiziksel bir yapıya sahip. Filmin asansörde geçen dövüşü de bunun güzel örneklerinden biri. Dar alan yalnızca karakterleri sınırlandırmıyor; kamera da kavganın içine sıkışıyor. Sonuç olarak seyirci mücadeleyi uzaktan izlemek yerine neredeyse karakterlerin yanında duruyormuş hissine kapılıyor. Modern aksiyon sinemasında iyi bir asansör dövüşünün nasıl çekilebileceğini gösteren örneklerden biri. [h2]Kaptan Amerika: Kış Askeri (2014)[/h2] Marvel Sinematik Evreni'nin en çok hatırlanan asansör sahnelerinden biri hiç şüphesiz [b]Captain America: The Winter Soldier[/b] içerisinde bulunuyor. Sahnenin gücü yalnızca kavga başladığında ortaya çıkmıyor. Asıl başarılı bölüm kavga başlamadan önce yaşanıyor. Asansör her katta duruyor. Yeni kişiler içeri giriyor. Kabinin içerisindeki alan giderek daralıyor. Steve Rogers ise etrafındaki kişilerin davranışlarından bir şeylerin ters gittiğini anlamaya başlıyor. Ve ardından artık klasikleşen an geliyor: [quote]Başlamadan önce çıkmak isteyen var mı?[/quote] Bu sahneyi unutulmaz yapan şey koreografiden çok gerilimin adım adım kurulması. [h2]Teenage Mutant Ninja Turtles (2014)[/h2] Her asansör sahnesinin kavga veya korku içermesi gerekmiyor. 2014 yapımı [b]Teenage Mutant Ninja Turtles[/b] bunun en eğlenceli örneklerinden birine sahip. Kaplumbağalar ciddi bir çatışmaya gitmeden hemen önce asansörde beklerken Michelangelo kabinin çıkardığı sesleri ritme dönüştürmeye başlıyor. Bir süre sonra diğerleri de ona katılıyor. Son derece kısa bir sahne olmasına rağmen karakterlerin kişiliklerini göstermesi açısından filmin en akılda kalan anlarından biri haline geldi. Bazen birkaç saniyelik saçmalık, büyük aksiyon sahnelerinden daha kalıcı olabiliyor. [h2]Jim Carrey ve Asansör Komedisi[/h2] [h3]Fun with Dick and Jane (2005)[/h3] Jim Carrey'nin fiziksel komedi yeteneği kapalı alanlarda daha da belirgin hale geliyor. [b]Fun with Dick and Jane[/b] içerisindeki asansör anları da karakterin ruh halini kısa sürede anlatan eğlenceli örneklerden. [h3]Liar Liar (1997)[/h3] [b]Liar Liar[/b] ise farklı bir yöntem kullanıyor. Artık yalan söyleyemeyen Fletcher'ın insanlarla aynı küçük alanda bulunması başlı başına tehlikeli hale geliyor. Normal şartlarda insanların söylememeyi tercih edeceği düşünceler bir anda dışarı çıkmaya başlıyor. Asansör burada fiziksel tehlike değil, sosyal kaçışsızlık yaratıyor. [h2]Arnold Schwarzenegger ve Asansörler[/h2] Schwarzenegger filmlerine bakınca asansörlerin aksiyon sinemasında ne kadar kullanışlı olduğunu daha iyi fark ediyoruz. [h3]Total Recall (1990)[/h3] Paul Verhoeven'in bilim kurgu klasiğinde asansörler filmin kaotik atmosferine çok uygun şekilde kullanılıyor. Dar koridorlar, kovalamacalar ve fiziksel mücadeleler [b]Total Recall[/b]'ın abartılı aksiyon diliyle birleşiyor. [h3]True Lies (1994)[/h3] James Cameron'ın [b]True Lies[/b] filmindeki kovalamaca ise daha farklı. Bir karakter motosikletle kaçarken Schwarzenegger at üzerinde peşinden gidiyor ve kovalamaca bir noktada asansöre kadar ulaşıyor. Kağıt üzerinde saçma görünebilecek fikir, filmin dünyasında son derece eğlenceli çalışıyor. [h3]Last Action Hero (1993)[/h3] [b]Last Action Hero[/b] zaten aksiyon filmi klişeleriyle dalga geçen bir yapım. Dolayısıyla asansör boşlukları, yüksekten düşmeler, silahlar ve patlamalar aynı sekans içerisinde buluştuğunda film tam olarak yapmak istediği şeyi yapıyor. [h2]Resident Evil ve Son Durak: Asansör Korkusu[/h2] Asansör korku filmleri için adeta doğal bir tuzak. Kapılar açılmayabilir. Kabin düşebilir. Mekanizma bozulabilir. Ve en kötüsü, içerideyken kaçacak başka bir yeriniz yoktur. [h3]Resident Evil (2002)[/h3] İlk [b]Resident Evil[/b] filminin açılış bölümlerindeki asansör sahnesi özellikle filmi ilk kez genç yaşta izleyenlerin kolay kolay unutamadığı anlardan biri. Sahne her şeyi açık açık göstermek yerine izleyicinin hayal gücünü kullanıyor. Bazen göstermemek, göstermekten daha etkili olabiliyor. [h3]Final Destination 2 (2003)[/h3] [b]Final Destination[/b] serisinin temel mantığı zaten günlük hayat içerisinde sıradan görünen şeyleri ölüm tuzağına dönüştürmek. Asansör de doğal olarak bu listenin dışında kalmıyor. Seriyi izledikten sonra günlük hayatta kullandığınız bazı cihazlara bir süre farklı gözle bakmanız gayet normal. [h3]Final Destination: Bloodlines (2025)[/h3] Serinin daha yeni örneklerinde de asansör ve yüksek yapı korkusunun kullanılmaya devam ettiğini görüyoruz. Teknoloji değişiyor ama insanın kapalı bir metal kutunun onlarca metre yukarıda olduğunun farkına varması hâlâ aynı derecede rahatsız edici. [h2]Spider-Man: Homecoming (2017)[/h2] Washington Anıtı içerisinde geçen kurtarma sekansı, [b]Spider-Man: Homecoming[/b]'in en başarılı gerilim sahnelerinden biri. Peter henüz deneyimsiz. Durum hızla kontrolden çıkıyor. Asansörde mahsur kalan insanların zamanı azalıyor. Spider-Man ise kahraman olmanın yalnızca güçlü olmak anlamına gelmediğini öğreniyor. Sahnenin güzel tarafı büyük bir süper kahraman filminde bile basit bir asansör kazasının yeterince güçlü bir gerilim oluşturabilmesi. [h2]500 Days of Summer (2009)[/h2] Asansörler yalnızca insanların öldüğü veya kavga ettiği yerler değil. Bazen bir ilişkinin başladığı yer de olabilir. [b]500 Days of Summer[/b]'daki asansör sahnesinin güzelliği son derece sıradan olması. İki insan. Kısa bir yolculuk. Kulaklıktan gelen bir şarkı. Ve küçük bir konuşma. Büyük romantik filmlerin bazen devasa sahnelere ihtiyacı olmadığını gösteren çok güzel bir an. [h2]Willy Wonka ve Uçan Asansör[/h2] [h3]Willy Wonka & the Chocolate Factory (1971)[/h3] Buradaki asansör artık gerçek dünyanın kurallarına uymuyor. Yukarı ve aşağı hareket etmek yerine her yöne gidebilen cam asansör, filmin fantastik dünyasının doğal bir parçası. Filmin sonunda kabinin fabrikanın çatısından çıkarak gökyüzüne yükselmesi hâlâ oldukça yaratıcı bir fikir. [h3]Charlie and the Chocolate Factory (2005)[/h3] Tim Burton'ın versiyonunda ise asansörün yetenekleri daha fazla kullanılıyor. Şeffaf kabin fabrikanın farklı bölümleri arasında hareket ediyor ve mekânın fantastik ölçeğini izleyiciye göstermenin bir aracına dönüşüyor. [h2]Asya Korku Sinemasında Asansörler[/h2] Asya korku sineması sıradan mekânları rahatsız edici hale getirme konusunda oldukça başarılı. Asansör de bunun için mükemmel bir ortam. [h3]Into the Mirror (2003)[/h3] Yansımalar üzerinden korku yaratan filmde aynalar ve kapalı alanlar sürekli olarak güven duygusunu bozuyor. Asansörün aynalı yüzeyleri de doğal olarak bu atmosfer için ideal. [h3]Ju-On: The Grudge (2002)[/h3] [b]Ju-On[/b]'un korkutucu tarafı kötülüğün belirli bir odada kalmaması. Koridorda, evde veya asansörde olmanız fark etmiyor. Güvende olduğunuzu düşündüğünüz birkaç saniyelik yolculuk bile rahatsız edici hale gelebiliyor. [h3]The Eye 2 (2004)[/h3] Film, asansörün kapalı ve kontrollü görünen ortamını doğaüstü bir tehdit için kullanıyor. Bir yerde mahsur kalma duygusu ile görünmeyen bir varlığın yakınınızda bulunması fikri birleşince oldukça etkili bir korku ortaya çıkıyor. [h2]Speed (1994)[/h2] [b]Speed[/b] denildiğinde herkesin aklına otobüs geliyor. Ancak filmin açılışındaki asansör bölümü de başlı başına küçük bir aksiyon filmi gibi. Bir grup insan yüksek bir binanın asansöründe mahsur kalıyor ve kabin her an düşebilir. Polisler ise zamana karşı yarışarak yolcuları kurtarmaya çalışıyor. Bu bölüm filmin geri kalanında göreceğimiz temel formülü daha ilk dakikalarda gösteriyor: [quote]Zaman azalıyor, insanlar mahsur ve hata yapma şansı yok.[/quote] Son derece basit ama çok etkili. [h2]The Shining (1980)[/h2] Sinema tarihindeki en ikonik asansör görüntülerinden biri hiç şüphesiz Stanley Kubrick'in [b]The Shining[/b] filmine ait. Asansör kapıları açılıyor. Birkaç saniye hiçbir şey olmuyor. Ardından koridora devasa miktarda kan akmaya başlıyor. Sahne korku sinemasında o kadar güçlü bir görsel simge haline geldi ki filmi hiç izlemeyen insanların bile görüntüyü tanıma ihtimali yüksek. Buradaki asıl başarı şiddet göstermekten çok beklenti yaratmak. Kapılar açıldığında beynimiz birilerinin çıkmasını bekliyor. Ama çıkan şey tamamen başka. [h2]Hollow Man (2000)[/h2] Paul Verhoeven'in bilim kurgu gerilim filmi final bölümünde asansör boşluğunu büyük bir aksiyon alanına dönüştürüyor. Kabinin kendisi, kablolar, merdivenler ve yükseklik tehlikenin parçaları haline geliyor. Bu tür sahnelerde asansör artık yalnızca ulaşım aracı değildir. Mekânın tamamı bir silaha dönüşür. [h2]The Matrix (1999)[/h2] Neo ve Trinity'nin Morpheus'u kurtarmaya gittiği bölüm zaten baştan sona ikonik. Koridordaki çatışmanın ardından ikili asansörü normal şekilde kullanmak yerine sistemin fizik kurallarını kendi lehlerine çeviriyor. Neo kabloyu koparıyor. Asansör kabini aşağı düşüyor. Karşı ağırlık ise onları yukarı fırlatıyor. Bu birkaç saniyelik hareket [b]Matrix[/b]'in temel fikrini mükemmel özetliyor: [quote]Kuralları kabul etmek zorunda değilsiniz. Önce onların ne olduğunu anlamanız gerekir.[/quote] [h2]Infernal Affairs (2002) ve The Departed (2006)[/h2] Burada büyük spoiler vermeden konuşmak daha doğru. Her iki filmde de asansör hikâyenin en kritik noktalarından birinin parçası. Özellikle [b]The Departed[/b]'ı ilk kez izleyenlerin asansör kapılarının açıldığı anı unutması oldukça zor. Sahne o kadar hızlı gerçekleşiyor ki izleyici olan biteni anlamaya çalışırken film yeni bir şok daha hazırlıyor. [b]Infernal Affairs[/b] ise aynı temel hikâyeyi daha farklı bir ritim ve duygusal tonla anlatıyor. Her iki versiyon da asansörü yalnızca mekân olarak değil, hikâyenin geri dönüşü olmayan noktası olarak kullanıyor. [h2]Die Hard Serisi ve Asansör Takıntısı[/h2] John McClane'in asansörlerle özel bir ilişkisi olduğunu söylemek yanlış olmaz. [h3]Die Hard (1988)[/h3] Bir gökdelende geçen film için asansör boşluklarının kullanılmaması zaten düşünülemezdi. McClane'in asansör sistemini düşmanlarına karşı kullanması filmin "eldeki her şeyi silaha dönüştür" mantığının güzel örneklerinden. [h3]Die Hard with a Vengeance (1995)[/h3] Serinin en iyi asansör sahnelerinden biri üçüncü filmde. McClane birkaç kişiyle birlikte asansöre giriyor. Başta her şey normal görünüyor. Sonra küçük bir ayrıntı dikkatini çekiyor. Yanındaki insanların aslında kim olduklarını anladığı anda kabinin atmosferi tamamen değişiyor. Dar alanda başlayan çatışma kısa, sert ve oldukça etkili. [h3]Live Free or Die Hard (2007)[/h3] Dördüncü film ise işi iyice büyütüyor. Artık yalnızca insanlar değil, araçlar bile asansör boşluklarına giriyor. Gerçekçilik seviyesi tartışılabilir ama aksiyon sineması açısından oldukça eğlenceli. [h2]Drive (2011)[/h2] [b]Drive[/b]'daki asansör sahnesinin unutulmaz olmasının nedeni dövüş koreografisi değil. Bu sahne karakter hakkında bildiğimizi düşündüğümüz her şeyi birkaç saniye içerisinde değiştiriyor. Başlangıçta sakin bir an görüyoruz. Driver ve Irene aynı asansörde. Driver yaklaşan tehlikeyi fark ediyor. Irene'i arkasına alıyor. Sonra onu öpüyor. Ve birkaç saniye sonra sahne son derece sert bir şiddete dönüşüyor. Kapı tekrar açıldığında Irene artık karşısındaki adamı eskisi gibi görmüyor. Asansör kapıları kapanırken aralarında oluşan mesafe de sembolik hale geliyor. [b]Bir mekânın karakter gelişimi için kullanılmasının en iyi örneklerinden biri.[/b] [h2]New World (2013)[/h2] Kore suç sinemasının güçlü örneklerinden [b]New World[/b], asansör dövüşünü yalnızca gösterişli bir aksiyon sahnesi olarak kullanmıyor. Sahnenin gücü hikâyedeki konumundan geliyor. Karakterlerin ilişkilerini ve olayların ulaştığı noktayı bildiğinizde dövüş çok daha ağır hissettiriyor. Kore aksiyon sinemasının yakın dövüşte neden bu kadar başarılı olduğunun güzel örneklerinden. [h2]The Cabin in the Woods (2011)[/h2] Bir korku filmi hayranıysanız bu sahne adeta eğlence parkı gibi. Filmin sonlarına doğru açılan asansör kapıları yalnızca bir canavarı ortaya çıkarmıyor. Neredeyse bütün korku filmi kataloglarının aynı anda serbest bırakıldığı devasa bir kaosa dönüşüyor. Asansörlerin aynı anda açıldığı bölüm filmin bütün fikrini birkaç saniye içerisinde görselleştiriyor. [b]Korku sinemasına yazılmış en eğlenceli aşk mektuplarından biri.[/b] [h2]Terminatör 2: Kıyamet Günü (1991)[/h2] Ve benim için zirvede [b]Terminator 2: Judgment Day[/b] var. Sarah Connor'ın hastaneden kaçışı zaten yeterince gergin. Tam özgürlüğe yaklaşmışken karşısında T-800'ü görüyor. Sarah için bu makine hayatındaki en büyük kâbus. Ancak birkaç saniye sonra arkasından daha büyük bir tehdit geliyor: T-1000. Asansör kapıları kapanmaya çalışırken sıvı metal T-1000 ellerini kapıların arasından geçiriyor. Silah sesleri. Dar koridor. Panik. Kapanmayan kapılar. Kaçmaya çalışan karakterler. Sahne hem görsel efekt hem kurgu hem de gerilim açısından bugün bile son derece iyi çalışıyor. T-1000'in sıvı metal yapısını ilk kez gerçekten tehlikeli biçimde gördüğümüz anlardan biri olması da sahnenin etkisini artırıyor. [b]Asansör sahnesi denildiğinde benim aklıma gelen ilk film Terminator 2.[/b] [h2]Peki Asansör Sahneleri Neden Aklımızda Kalıyor?[/h2] Bu filmlere baktığımızda ortak bir nokta görüyoruz. Asansör aslında çok sıradan bir mekân. Her gün milyonlarca insan kullanıyor. Ancak sinemada kapılar kapandığı anda yönetmen bütün kontrolü ele geçiriyor. Karakterler kaçamıyor. Kamera kaçamıyor. İzleyici de kaçamıyor. Bir sonraki katın ne getireceğini bilmiyoruz. Bu nedenle aynı dört duvar bir filmde romantik tanışma noktası, başka bir filmde korku tuzağı, başka bir filmde dövüş arenası, başka bir filmde ise hikâyenin en dramatik anı olabiliyor. [h2] Oyunlarda Unutulmaz Asansör Bölümleri[/h2] Asansörler yalnızca sinemanın sevdiği mekânlar değil. Video oyunlarında da yıllardır kullanılıyor. Özellikle eski beat 'em up oyunlarında asansör bölümü neredeyse başlı başına bir gelenekti. [h3]Fighting Force[/h3] 1990'ların sonunda oynayanların hatırlayacağı [b]Fighting Force[/b], asansör üzerinde düşman dalgalarıyla mücadele edilen bölümleriyle dönemin klasik aksiyon oyunlarından biriydi. [h3]Streets of Rage[/h3] [b]Streets of Rage[/b] serisi de dar alan dövüşlerinin oyun dünyasındaki en güzel örneklerinden. Asansör hareket ederken farklı katlardan gelen düşmanlarla savaşmak artık türün klasiklerinden biri haline geldi. [h3]Elevator Action[/h3] Asansörü oyunun ana mekaniğine dönüştüren örneklerden biri ise çok daha eski olan [b]Elevator Action[/b]. Oyuncunun katlar arasında ilerlemesi ve asansörleri stratejik biçimde kullanması oyunun temel yapısını oluşturuyordu. Yani sinema asansörleri seviyorsa oyun dünyasının da onlardan aşağı kalır yanı yok. Asansör sahnelerinin sinemada bu kadar sık kullanılmasının nedeni aslında son derece basit. Küçük bir alan içerisinde çok büyük bir gerilim yaratılabiliyor. [b]Captain America: The Winter Soldier[/b] bize dövüş öncesi gerilimi, [b]Drive[/b] karakter değişimini, [b]The Shining[/b] saf görsel korkuyu, [b]Matrix[/b] yaratıcılığı, [b]Speed[/b] zamana karşı yarışı, [b]Terminator 2[/b] ise aksiyon ile gerilimin nasıl birleştirileceğini gösteriyor. Ve muhtemelen gelecekte de yönetmenler bu birkaç metrekarelik metal kutuyu kullanmanın yeni yollarını bulmaya devam edecek. [quote]Sizin sinemada unutamadığınız asansör sahnesi hangisi? Listede olması gerektiğini düşündüğünüz ama burada yer almayan bir film var mı?[/quote] [b]Benim seçimim Terminator 2. Ama Drive, The Matrix ve Captain America: The Winter Soldier da fazlasıyla güçlü adaylar.[/b]
    Beğen
    9
    1 Cevaplar 0 Paylaşımlar 770 Görüntülemeler 0 Değerlendirmeler
  • Steam'in ücretli oyunlardan elde edilen toplam geliri 130 milyar dolar
    ICO Partners CEO'su Thomas Bido'ya göre, 24-30 Ağustos tarihleri ​​arasındaki haftada platformda 720 oyun piyasaya sürüldü ve bu da "beklenenden bir ay önce" bir rekor kırılmasını sağladı.

    Bunlardan 530 oyun sıfır ile dokuz arasında değerlendirme aldı. Doksan beş oyun 50'den fazla, 62 oyun 100'den fazla ve on oyun 1000'den fazla değerlendirme aldı.

    Daha önce Tencent'in üst düzey yöneticisi Amir Satwat, 2026 yılının ilk yarısında Steam'de yaklaşık 12.000 oyunun piyasaya sürüldüğünü ve bunun bir önceki yıla göre %19 daha fazla olduğunu belirtmişti.

    Alinea Analytics'e göre, platformun bu dönemdeki geliri 11,1 milyar dolara ulaştı. Ayrıca, Totally Human Media tarafından yapılan araştırmaya göre, Steam'in tarihi boyunca tüm ücretli oyunlardan elde edilen toplam gelir 130 milyar doları aştı.
    ICO Partners CEO'su Thomas Bido'ya göre, 24-30 Ağustos tarihleri ​​arasındaki haftada platformda 720 oyun piyasaya sürüldü ve bu da "beklenenden bir ay önce" bir rekor kırılmasını sağladı. Bunlardan 530 oyun sıfır ile dokuz arasında değerlendirme aldı. Doksan beş oyun 50'den fazla, 62 oyun 100'den fazla ve on oyun 1000'den fazla değerlendirme aldı. Daha önce Tencent'in üst düzey yöneticisi Amir Satwat, 2026 yılının ilk yarısında Steam'de yaklaşık 12.000 oyunun piyasaya sürüldüğünü ve bunun bir önceki yıla göre %19 daha fazla olduğunu belirtmişti. Alinea Analytics'e göre, platformun bu dönemdeki geliri 11,1 milyar dolara ulaştı. Ayrıca, Totally Human Media tarafından yapılan araştırmaya göre, Steam'in tarihi boyunca tüm ücretli oyunlardan elde edilen toplam gelir 130 milyar doları aştı.
    Beğen
    7
    0 Cevaplar 0 Paylaşımlar 222 Görüntülemeler 0 Değerlendirmeler
  • Diablo 3 İncelemesi
    Diablo 3 İncelemesi Blizzard Oyunu Nasıl Bozdu, Ama Sonra Sorunları Kabul Etmek ve Düzeltmek İçin İnanılmaz Çabalar Gösterdi.

    Diablo. Diablo serisi, en kaotik, ama aynı zamanda en keyifli ve sıcak anılarımdan bazılarını barındırıyor. Bir oyuncu olarak bilinçli yolculuğum 2001-2002 civarında başladı ve bu yüzden bu yazıda ilk Diablo'dan bahsetmeyeceğim. Lütfen beni anlayın ve affedin, ama o zamanlar, gençlik coşkum içinde, oyun yepyeni Diablo 2'ye veya hatta o zamanın en gelişmiş oyunu olan Sacred'e (ki çok daha sonra çıktı, ama yine de) kıyasla eski ve anlaşılmaz görünüyordu.

    Şimdiden uyarayım, çok fazla metin ve çok az resim olacak. Çok tembeldim. Bir daha asla paralel olarak oynamadığım oyunlar hakkında uzun bir inceleme yazmayacağım.

    Tarih öncesi dönemler ve D2 hakkında birkaç söz

    Genç olmak, bir şekilde oyunun mantığını anlamanızı sınırlandırır. Tipik bir "şarkı sözü yazarı" olarak, her zaman hikayeye takıntılı olmayı severdim; bu da mekaniklerin, karakter geliştirmelerinin ve diğer her şeyin arka plana atılması anlamına geliyordu. 10-12 yaşlarındayken (benim durumumda, her şeyin ve herkesin ödüllü eleştirmenlerinin durumunda değil), kahramanınızın tek eliyle yok ettiği kırmızı/sarı/yeşil iblisler karşısında hayrete düşersiniz ve sonra bir barbar olarak cansız bedenlerine yaklaşır ve iksir veya ekipman aramak için yeteneğinizi kullanırsınız. Çocuksu, olgunlaşmamış zihnimde kalan şey buydu, istatistiklerinizi yükseltirken sayılara hayran kalmak değil. O zamanlar tamamen komikti. Ve çoğu zaman bu komiklik ya Andariel'de ya da özellikle aşırı durumlarda Duriel'de sona ererdi.

    İlginç bir bilgi: Oyuna ilk kez Barbar karakteriyle başladım ve bu yüzden sonraki tüm oyunlarda hep Barbar olarak başladım. Diablo 3'te oldukça başarılı oldum, ancak Diablo 4'te o kadar başarılı olamadım, ama belki bunu gelecekteki bir yazıda ele alırım.

    Yıllar geçti ve D2'nin hikayesini ustalaşmak için tekrar tekrar denedim, ama her zaman bir şey yoluma çıktı: ya monoton oyun temposundan çabuk sıkıldım, ya da canım sıkıldı, ya da tamamen başka bir şey oldu. Her şey 2006-2008 civarında değişti, sonunda arkadaşlarımın yardımıyla işi bitirmeyi başardım, bir çete kurduk ve Diablo'nun peşine düştük. Üç kişiydik: Büyücü, Barbar ve Şövalye. Hepimiz birlikte çalışıyor olsak da, insan açgözlülüğünü ortadan kaldırmak zordu ve her birimiz oradan buradan ganimet çalıyorduk. Oyunun ilerledikçe size sunduğu birçok mekaniğin daha yüksek zorluk seviyelerinde ortaya çıktığını da belirtmekte fayda var, ancak hiçbirimiz özellikle partiye devam etmekle ilgilenmiyorduk.

    Çok oyunculu işbirliği odaklı oyunların en büyük sorunu tam olarak bu. Sürekli diğer oyuncuları gözlemleyerek oynuyorsunuz. Eğer mekanları detaylıca keşfetmekten hoşlanıyorsanız, birileri sürekli sizi zorlayacak; ya da tam tersine, hızlı oyun bitirmeyi seviyorsanız, birileri doğal olarak sizi yavaşlatacaktır. Diablo 2'de de bu durum ortaya çıktı: Kimse karakterlerini geliştirmek için özellikle istekli değildi, bu da bir sonraki zorluk seviyelerini geçememelerine yol açtı ki bu da üzücü bir durum.

    Sınavdan neredeyse kaldım ve bunun sorumlusu Diablo 3 mü?

    Yıl 2012'ydi. Yaz. Haziran. Üniversitede sınavlar. Üç sınavı başarıyla geçmiştim ve sonra korkunç bir kaşıntı hissettim. Diablo 3 almak istiyordum. Ve size hatırlatayım ki, Diablo 3 piyasaya sürülmeden önce inanılmaz derecede abartılmıştı. Herkes "Gerçekten bir Diablo beta istiyorum" adlı, oyun gazeteciliğinin önde gelen isimlerinin bile benimsediği, meme haline gelmiş şarkıyı hatırlar. Diablo 3, Mayıs 2012'de piyasaya sürüldü ve tepkisi pek de sıcak değildi. Savaşlara anal bağlantı yoktu, internet olmadan oynayamıyordunuz, piyasaya sürüldüğünde saatlerce süren kuyruklar vardı ve oyunun kendisi son derece karışık eleştiriler almıştı. Ancak ben gençtim ve umut doluydum ve Diablo'ya olan susuzluğum kelimenin tam anlamıyla her dakika artıyordu. Sınavdan sonra (affedersiniz ama hangisi olduğunu bile hatırlamıyorum), o zamanki perakende ortamını didik didik aradım: Key, Computer World, MVideo ve benzerleri. Ve tam bir fiyasko ile karşılaştım. Oyunun kutulu versiyonu hiçbir yerde yoktu. Kesinlikle hiçbir yerde. Ama bu beni durdurmadı. E-cüzdan açma konusunda yeni ufuklar keşfetmeliydim. Şunu hatırlatayım ki, 2012'de kartlar şimdiki kadar yaygın kullanılmıyordu ve nakit hala birincil ödeme yöntemi olarak kabul ediliyordu.

    Tüm giriş bilgilerini inceledikten ve Blizzard'ın resmi web sitesinden oyunu satın aldıktan sonra, indirilmesini bekledim. Hala çalışmam gereken bir sınavım vardı, ancak oyun indirildikten sonra tüm hazırlıklar bir anda unutuldu. Kelimenin tam anlamıyla bağımlı oldum. Ve ARPG'lerde deneyimli olan herkes, bağımlı olmanın hem mantıklı hem de mantıksız olabileceğini çok iyi bilir. D3'ün durumunda, dürtülerim sorunsuz bir şekilde mantıklıdan mantıksıza geçti.

    Diablo 3'ün eski oyuncuları, ki ben de onlardan biriyim, Diablo 3'ün iki versiyonu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirler: piyasaya sürüldüğünde halka sunulan versiyon ve tek hikaye genişleme paketi olan Reaper of Souls'un yayınlanmasından sonra evrimleşen versiyon. Konsol oyuncusu olarak size şunu da söyleyeyim ki, aslında bir de konsol versiyonu var ve bu versiyon, eklenen küçük bir mekanikle oyunun havasını tamamen değiştirdi, ama bundan biraz sonra bahsedeceğim.

    Dürüst olmak gerekirse, oyunu ilk zorluk seviyesinde bitirdikten sonra hayal kırıklığına uğradığımı söylemeliyim. Hikaye ve sunumundan hayal kırıklığına uğradım. Mekanlardan da hayal kırıklığına uğradım. İlk bölümden sonra bir noktada geliştiriciler kendilerini tamamen kopyalamaya karar verdiler. D3'ün ikinci bölümü, kelimenin tam anlamıyla D2'nin ikinci bölümünün yeniden yorumlanmasıydı ve üçüncü bölüm için de aynı şey geçerli: D2'nin Lord of Destruction'a eklenen beşinci bölümünün izlerini taşıyordu. Sadece dördüncü bölüm bir yenilik hissi getirdi, ancak "korkunç" üçüncü bölümden sonra, melekler dünyasının tüm güzelliği umurunuzda bile değildi. Dahası, birkaç mekan sonra, Baş Şeytan Göksel Diyarı o kadar kirletmişti ki, doğal olarak üçüncü bölümün bir devamı haline geldi.

    Açık artırma ve bence oyunun asıl amacını, yani ganimet arayışını öldürmesi.

    Hikaye örgüsünü bir kenara bırakırsak, karakter gelişimimin tam anlamıyla cümle ortasında bitmesi beni hayal kırıklığına uğrattı. 30-35. seviye gülünç bir seviye. Yeteneklerin yarısı henüz açılmamıştı, ama en ilginç olanı, daha yüksek bir zorluk seviyesinde oynamak istemememdi. Bunun da basit bir nedeni vardı: bir açık artırma vardı ve açık artırmayla birlikte ganimet sistemi o kadar kötüydü ki normal eşyalar asla düşmüyordu. Bir düşünün: 30 saatlik bir oyun boyunca, bir kere bile efsanevi bir eşya düşürmedim. ASLA!

    Şimdi tamamen öznel bir şey söyleyeceğim. Katılırsınız ya da katılmazsınız. Diablo 3'teki açık artırma evinden tüm kalbimle nefret ettim. Blizzard, oyunun özünü -ekipman arama ve kazanma- öldürdü ve yerine "burada oturup, Excel tablosunda gezinerek iyi bir silah aramak" gibi korkunç derecede iğrenç bir oyun deneyimi getirdi. Şaka yapmıyorum. İnsanlar zamanlarının yarısını kelimenin tam anlamıyla "katil tılsımları" aramakla geçirdi.

    Blizzard'ın mantığı basit ve netti: Para kazanmak, daha doğrusu yoktan para yaratmak. Oyuncuların açık artırma evine akın etmesi için normal eşya düşme olasılığını kasten azalttılar. Bazı eşyalar normal açık artırma evinde satılacaktı, ancak en iyi fırsatlar gerçek parayla satılacaktı. Ve Blizzard bu işlemlerden para kazanmayı, daha doğrusu bir yüzdesini kazanmayı amaçlıyordu. Bu deneyin başarısız olup olmadığını veya Blizzard'ın para kazanıp kazanmadığını veya zarar edip etmediğini söyleyemem ve söylemeyeceğim de, ancak insanlar hızla durumu kavradı ve açık artırma evi dışında, örneğin özel VK gruplarında, diğer platformlarda eşya satmaya başladılar. Şahsen, bu gruplardan birine katıldığımı ve birinin efsanevi bir topuz için 1çok para harcadığı ve dolandırıldığı gerçek bir dramaya tanık olduğumu çok net hatırlıyorum. Temelde, eşyaları açık artırma evinde güvenli bir şekilde satabiliyordunuz, ancak komisyonu göz önünde bulundurursak, o kadar da karlı değildi.

    Gerçek parayla yapılan açık artırmaları ele aldık, şimdi oyun içi para birimi (altın) ile yapılan açık artırmalardan bahsedelim. Açık artırma açıldığından beri fiyatlar yükseliyor, enflasyon baş gösteriyor ve iyi ekipmanlar ortalama 1.000.000 altına satılıyor. Evet, neredeyse bedavaya alabileceğiniz durumlar da oldu, ancak bu tür hikayeler çok nadirdi. Ucuz ve kullanışlı olanlar 1.000.000 altın, daha ciddi olanlar 10.000.000 altın ve benzeri. En iyi eşyalar birkaç milyar altın fiyatına ulaştı.

    Şimdi, basit bir matematik devreye giriyor. Oyunun orijinal versiyonunda ortalama bir oyuncu (benim gibi) saatte yaklaşık 100.000 altın kazanıyordu. Buradan kendi sonuçlarınızı çıkarın. Ortalama bir oyuncunun düzenli olarak altın biriktirerek değerli bir şey satın alması zor olurdu ve ya şansa güvenip uygun bir şey elde etmek zorunda kalırdı ya da satıcılara gidip plati.ru gibi sitelerden altın satın alırdı.

    Diablo'daki eşya düşürme mekaniğinin en büyük ironisi neydi biliyor musunuz? Değerli bir şey elde ederseniz, bu sizin sınıfınız için olmazdı ve çoğu zaman ya parçalara ayırırdınız, normal bir satıcıya satardınız ya da açık artırma evinde 50.000'e yeniden satıcılara satardınız. Evet, açık artırma evinde yeniden satıcılar vardı, ayrıca botlar ve her türlü başka şey de vardı. Harika bir mekanik, değil mi?

    Müzayede konusunu kapatacak olursam şunu söyleyebilirim: Evet, birkaç kez altın tüccarlarından altın aldım. Altın satış süreci oldukça komikti: Bir adam partime katılır, yanıma koşar ve kocaman bir altın yığını fırlatırdı. Çok eğlenceliydi. Müzayedede sattığım en pahalı ürünün değeri 50 milyon civarındaydı.

    Diablo 3'ün Oyun Sonuna Giriş
    Daha önce de belirttiğim gibi, D3'ün normal zorluk seviyesindeki hikaye modunu bitirdikten sonra, üzülmekten çok hayal kırıklığına uğramıştım ve devam etme isteğim kalmamıştı. Dürüst olmak gerekirse, bir sınıf arkadaşımla konuşup onun da Diablo 3 oynadığını öğrenene kadar oyunu birkaç ay kenara bıraktım daha doğrusu, oyunu satın almış ve oynamaya başlamıştı. Birlikte bir grup halinde oynamaya karar verdik. O ana hikayeyi bitirene kadar bekledim ve hikaye modunun başından itibaren bir üst zorluk seviyesinde birlikte oynamaya başladık.

    Peki, Diablo 3'ün orijinal sürümünde oyunun son aşaması nasıldı? Basitçe söylemek gerekirse, yoktu. Blizzard bize sadece zorluk seviyesi sürekli artarak hikaye modunu tekrar tekrar oynama şansı sundu. Ve evet, oynadık. Şahsen benim için en zor boss, sondan bir önceki zorluk seviyesindeki Khom'du, çünkü korkunç derecede yüksek zehir hasarı veriyordu ve beni karakterimi parça parça yeniden inşa etmeye, açık artırma evinde zehir direnci eşyaları aramaya zorladı. Ve açık artırma evinde eşya aradığım için (düşme oranlarından bahsetmiyorum bile) ve bunu yapan tek kişi ben olmadığım için, zehir direnci eşyalarının fiyatları fırladı. Talep arzı yaratır, ekonomiyi umursamayın.

    Şimdi hafızamın biraz yanıltıcı olabileceği tehlikeli bir yoldayım. Bir noktada Blizzard, oyunun son aşamasını daha heyecanlı hale getirmeye karar verdi ve sözde Cehennem Motoru'nu ekledi. Cehennem Motoru nedir? Her biri Maghda, İskelet Kral, Zolton Kull, Khom, Rakanoth ve Kuşatma Canavarı gibi kampanya patronlarının zorlu versiyonlarını içeren üç portaldan oluşuyor. Bunlara ulaşmak için beş elit canavar veya şampiyon grubunu bulup öldürmeniz gerekiyordu. Temelde, beş Nephalem Değeri grubu oluşturuyorduk. Maksimum Nephalem Değeri 5'ti (Değer grubu başına bir grup). Ardından, belirli konumlara gitmeniz, oradaki Anahtar Ustalarını bulmanız ve onları yenmeniz gerekiyordu. Rastgeleliğe güvenmeniz gerekiyordu, çünkü bir anahtar parçasının düşme şansı, maksimum zorluk seviyesiyle doğru orantılıydı. En zor zorluk seviyesinde Canavar Gücü veya MP adı verilen ek bir seviye vardı. Ölçek basitti, 1'den 10'a kadar değişiyordu; 1 en kolay, 10 ise en zorlu seviyeydi. Düşme oranına geri dönelim: MP1'de %10, MP10'da ise %100'dü. Üç bölümde Anahtar Bekçilerini öldürdükten sonra, demirciye gider ve (iyi bir eşya düşürdüğümüzü varsayarak) üç portal oluştururduk. Ardından, beş Cesaret yığını biriktirmek için konumlara geri döner ve ancak ondan sonra patronlarla portalları açardık.

    Patronların kendileri inanılmaz derecede zordu. CM10'da oynayan siber kızları hayal bile edemiyorum, ama biz gerçekten çok acı çektik. Patronların zorluğunun yanı sıra, zorluk seviyemizde Cehennem Ateşi Yüzüğü parçalarını başarıyla düşürme şansı da düşüktü. Yüzüğü üretmek için gerekli tüm bileşenleri topladıktan sonra, son darbe gelirdi ve yüzüğü üretmek için kuyumcuya giderdik, ancak yüzük her zaman berbat olurdu. Takılabilir, işe yarar bir şey üretmeyi başardığımı bile hatırlamıyorum, ama çoğu zaman yüzük, diken etkisi veya sağlık yenilenmesi gibi berbat özelliklerle üretilirdi.

    Ve hepsi bu. Genişleme paketi yayınlanmadan önce oyunda yapılacak başka hiçbir şey yoktu. Sadece aptal gibi etrafta koşuşturup Nephalem Şöhreti kasıyor, patronları yeniyor ve bunu tekrarlıyordunuz. Tıpkı Groundhog Day gibi, ya da kendinizi eğlendirmek için.

    Diablo 3 Vanilla Sürümü Eşyaları
    Böylesine acınası ve iğrenç bir ganimet sistemiyle bile, Diablo 3'te ekipman her şeydi. Değerli bir şey bulmazsanız/üretmezseniz/düşürseniz zorluk seviyesinde daha fazla ilerleyemezdiniz. Diablo 3'te ekipman, tüm oyun mekaniğinin "Alfa ve Omega"sıdır.

    Her zırh ve silah setini tek tek anlatmayacağım, sadece süslemelere ve silahlara odaklanacağım.

    En başarılı yüzük ve tılsım çeşitleri (sadece Hellfire değil) ve tılsımlar şu özelliklere sahip olmalıdır: sınıfınızın birincil özelliği, +% kritik vuruş şansı, kritik vuruş hasarı, saldırı hızı ve ayrıca tüm elementlere karşı direnç ve bir mücevher yuvası da içeriyorsa kesinlikle en üst düzeyde olurlar. Tahmin edebileceğiniz gibi, bu eşyaları bulmak ve üretmek, yılbaşı piyangosunda büyük ikramiyeyi kazanmaktan daha zordu.

    Silahlar benzer istenen istatistiklere sahipti, ancak doğrudan hasarı etkileyen çeşitli istatistikler de ekliyorlardı. Silah türlerinde belirli sınıf kısıtlamaları yoktu, sadece her sınıfa özgü silahlar mevcuttu. Yani, bir Büyücü olarak oynarken, kolayca iki elli bir silah kuşanıp tüm oyunu bu setle oynayabilirdiniz. Ya da başka bir örnek olarak, bir noktada efsanevi gürz "Öfkenin Yankısı" en popüler silah haline geldi. Herkes, kesinlikle herkes, bu "silahı" taşıyordu. Tüm müzayede evi bu silahlarla dolup taşmıştı.

    Önceki oyuna kıyasla eşya değer sıralaması biraz güncellendi. Tamamen işe yaramaz olan beyaz eşyalar var. Mavi eşyalar büyülü ve oyunun başlarında kullanılıyor. Ardından sarı eşyalar geliyor; bunlar neredeyse oyunun sonuna kadar en yakın arkadaşlarınız olacak. Sonra son derece nadir efsanevi eşyalar geliyor ve pastanın üzerindeki krema ise, tamamen donatıldığında hem istatistikleri hem de belirli becerileri artırabilen yeşil set eşyaları. Normal efsanevi eşyaları elde etmek zor olsa da, yeşil eşyalar gerçek bir ziyafetti. Ancak daha önce de belirttiğim gibi, tüm ganimet sistemi bozuktu; ben, bir Barbar olarak, başka bir sınıf (Keşiş) için sadece birkaç set eşyası elde ettim.

    Zanaatkarlar ve Tüccarlar

    Geliştiriciler zorlu bir görevle karşı karşıyaydı: Demirci ve Kuyumcu ekleyerek düşük ganimet seviyelerini bir şekilde telafi etmeleri gerekiyordu. Ancak işler her zamanki gibi gelişti.

    Oyuncuların eşya üretmek için ek bir araca sahip olması fikri harika, ancak bir sorun var! Başarılı bir üretim şansı, yaratıklardan düşen başarılı bir eşyanın şansı kadar düşüktü, ancak en önemli sınırlama, başarılı bir şekilde üretilen bir eşyanın fiyatının, açık artırma evinde bulunan eşdeğer bir eşyadan daha yüksek olabilmesiydi. Size sadece eşya üretmek için altın ve "malzemelere" ihtiyacımız olduğunu hatırlatıyorum: demircide eşyaları parçalayarak elde ettiğimiz altın. Ortalama bir oyuncunun bir saatlik oyunda yaklaşık 100.000 altın kazandığını söylemiştim, hatırlıyor musunuz? İşte bu altının büyük bir kısmı eşya satmaktan geliyordu. Eşya satışlarını kaldırıp yerine parçalamayı getirirsek, üretim için gerekli parayı kaybederiz, ister üretim malzemeleri elde edelim ister etmeyelim. Bu orantısız ve aptalca bir takas olurdu.

    Normal üretim sürecini bilerek atlayacağım, çünkü bu, karakter gelişiminin kendisiyle birlikte ilerleyen temel bir mekanik. Ancak önemli olan, normal düşüşler olarak düşen eşya üretim tariflerinin olmasıydı. Ve biliyor musunuz? Hepiniz biliyorsunuz! Bu mekanik de tamamen boşa gitti. Set eşyalarının tarifleri hiç düşmedi ve açık artırma evindeki fiyatları o kadar fahişti ki, onlara bakmak bile korkutucuydu.

    Lütfen, zanaatkârlarla ilgili tüm şikayetlerimin yalnızca oyunun son aşaması için geçerli olduğunu unutmayın. Oyunun ilk oynayışınızda demirci sizin kankanızdı.

    Kuyumcu ile ilgili durum biraz daha basitti, çünkü Diablo 2'deki Horadric Küpü'nün mekaniklerinden birinin yerini almıştı. Kuyumcuyu seviye atlattık ve seviye atladıkça farklı mücevherleri daha gelişmiş versiyonlara dönüştürmeyi öğrendi. Başlangıçta, maksimum mücevher seviyesi Regal idi. Daha sonra, yama ile birlikte, servet değerinde olan ve diğer şeylerin yanı sıra mücevherlerin tarifini bulmayı gerektiren Marquise kesimi eklendi. Ancak burada durum daha iyiydi, çünkü tarifler daha sık düşüyordu. Neden? Çünkü Kuyumcu, diğer hiçbir şeye benzemeyen bir şekilde, oyuncudan altın emiyordu. Her şey banal ve sıradan.

    Sıradan tüccarlar

    Burada detaylara girmeyeceğim bile, çünkü bunlar sadece eşya satmak için kullanılıyordu. Bir tüccardan alışveriş yapmak sadece kampanyanın ilk aşamalarında mümkündü. Ondan sonra tüccarlar tamamen gereksiz hale geldi.

    Blizzard, oyunun piyasaya sürülmesinden sonraki ilk iki yılda kitlesini nasıl korumaya çalıştı?
    Metelitsa, oyunun temel sorunlarını yamalarla düzeltmeye çalıştı, ancak düzeltmeler ya yarım yamalak ya da yetersizdi. Elbette, Infernal Machine'i, ek zorluk seviyelerini, Paragon seviyelerini ve Nephalem Glory'yi eklediler. Bir noktada, beş dakika oynadıktan sonra bir daha asla geri dönmeyeceğiniz kadar berbat bir PvP bölgesi bile çıkardılar. Düşen eşya sorunlarının farkında olan geliştiriciler, bir noktada bölgelerdeki canavar sayısını artırdılar, bu da Efsanevi eşyaları elde etmek için bir açık yarattı.

    Birinci Perde'de, "Lanetli Anneler" canavarlarının ortaya çıktığı belirli bir mağara bulmanız gerekiyordu. Saldırdıklarında daha fazla canavar ortaya çıkarıyorlardı. Tek yapmanız gereken, neredeyse hiç hasar vermeden tüm bölgeyi kendine çekecek bir Barbar karakteri oluşturmaktı. Bundan sonra, ekipmanınızı değiştirme ve zindanı temizleme zamanıydı. Deneyimime göre, neredeyse her temizlemede efsanevi eşyalar düşüyordu. Ancak efsanevi eşyalar neredeyse her zaman işe yaramazdı.

    Tekrar düşünün. Siz (bir barbar) temel özelliği çeviklik veya zeka olan güçlü bir efsanevi silah elde edebilirsiniz. Bu efsanevi bir silah değil, tamamen işe yaramaz bir hurda.

    Diablo III'ün ilk iki yılı, tek bir nedenden dolayı başarısızlık olarak nitelendirilemez: Reaper of the Souls genişleme paketinin piyasaya sürülmesiyle birlikte satılan kopya sayısı yaklaşık 15 milyona ulaşmıştı. Bu gerçekten de astronomik bir rakam. Ve Blizzard'ın açık artırma evindeki para işlemlerinden ne kadar komisyon kazandığını da unutmayalım. Kısacası, ticari olarak başarılıydı. Ama itibar açısından...

    Öncelikle hikayeden başlayayım. Oyunun hikayesi kötü. Daha doğrusu, Diablo 2'ninkinden biraz daha iyi işlenmiş, ki bu oyun 2005'te çıkmış olsaydı övgüye değer olurdu, ama 2012'de çıktı ve bir fiyaskoydu. Ana hikayede yer alan karakterlerin hiçbiri özellikle zeki veya becerikli değil. Kötüler kötü işler yapıyor, iyiler iyi işler yapıyor ve tüm olay örgüsü Skillbox seviyesinde işlenmiş. İlk bölüm, eski oyuncuların Leoric veya Kasap'ı görünce acı acı gözyaşı döktüğü hayran servisine ayrılmış gibiydi. Ama ana hikaye ne kadar kötü olursa olsun, oyunun evreni gerçek bir adım öteydi. Ara sıra, yeni bir canavar türü, tarih ve mimari hakkında bilgi veren notlar veya sesli mesajlar ya da karakterlerin kendilerinden gelen notlar buluyordunuz.

    Sert ve acımasız eski oyuncular, D3'ü ciddiye almadılar çünkü oyunda istatistikleri değiştiremiyorsunuz ve birkaç tıklamayla tüm yeteneklerinizi kolayca yeniden atayabildiğiniz için oyun tarzınızı bozamıyorsunuz. O zamanlar bu gerçekten önemli bir şikayet gibi görünüyordu, ancak ileriye baktığımda durumun o kadar da net olmadığını söyleyebilirim. :D

    Plan iktidarsızlığı
    Biliyorsunuz, başlangıçta olay örgüsü hakkında bir şey yazmayı planlamamıştım. Aslında, uzun yazılarımın çoğunda olay örgüsünden kaçınırım, çünkü olay örgüsünü yeniden anlatmayı uzun bir yazının üzerine su dökmeye benzetirim. Ancak bir planım vardı: D3'ün metnini yazdıktan sonra -ya da daha doğrusu yazarken paralel olarak D4 oynuyordum ve sonra da D2 ve D3 ile kendimi işkenceye maruz bırakıyordum ve öyle aptalca olay örgüsü dönüşleriyle karşılaştım ki, bunları dile getirmeden duramadım.

    Diablo 2'nin hikaye açısından nasıl olduğunu hatırlayalım. Diablo 2'de, NPC'ler bize üç veya dört cümleden oluşan basit görevler veriyordu ve siz de etrafta koşup bunları tamamlıyordunuz. Sadece görev verenler konuşma yapıyordu. Basit ve özlüydü, ancak Diablo 3'te her şey farklı. Yazarlar dramayı artırdı ve oyun bolca sürpriz içeriyor, ancak bunların hepsi kötü adamların aptalca yorumlarının yanında sönük kalıyor. Tüm çılgınlık üçüncü perdede başlıyor (bu arada, Belial ikinci perdede de çok eğlendi). Azmodan her hareketimize yorum yapmaya başlıyor, ancak en komik şey, tüm kibirli konuşmalarının o kadar küstahça olması ki kendinizi utanmış hissediyorsunuz. Kelimenin tam anlamıyla en başında, "Duvarlara saldırıyoruz, siz gidin ve duvarları geri alın," diyor, sonra birliklerinin kalenin alt katlarına girdiğini söylüyor ve siz de gidip oradaki her şeyi temizliyorsunuz. Karakterin gelişimine dair düzgün bir anlatısal açıklama yerine, Azmodan'dan kaba ve doğrudan talimatlar alıyoruz. Ve işin komik tarafı, oyun içi notlardan birinde Azmodan'ın bir isyana önderlik eden ve kötülüğün büyük temsilcilerini Kutsal Alan'a sürgün eden zeki bir komutan olarak bahsedilmesi. Ve hemen şunu merak ediyorum: Zeki bir komutan, gücüyle o kadar övünebilir mi ki, tüm kozlarını Nephalem'e açıkça gösterir?

    Dördüncü Perdede, Baş Şeytan ortaya çıktığında durum aynı olacak. Diablo sadece başarılarımızdan bahsedecek ve kendi başarılarıyla övünecek. Sıkıcı ve aptalca.

    Prosedürel üretim ve seviyeler
    Şimdi Diablo 3'ün gerçekten tuhaf bir seviye oluşturma sistemine sahip olduğunu belirtmekte fayda var. Önceki oyunda dünyayı nasıl oluşturduğumuzu hatırlıyor musunuz? Unutun gitsin! Coğrafi konumu, boyutu veya şekli değişmeyen ana hikaye haritalarımız var. Sadece bu seviyelerin içeriği değişiyor. D2'de, bir yerden diğerine giden geleneksel geçidi nerede arayacağınızı önceden bilmiyordunuz ve doğru zindan olup olmadığını kontrol etmek için kelimenin tam anlamıyla her mağarayı didik didik aramanız gerekiyordu. D3'te durum farklı. Sonsuz kumları keşfettikten sonra, Zolton Kul arşivlerinin her zaman kuzeydoğuda olduğunu biliyorsunuz. Ve bu, neredeyse tüm ana, büyük görev yerleri için geçerli. Evet, prosedürel üretimin hala mevcut olduğu ve haritadaki konumlarının her zaman rastgele olduğu ara yerler olacak, ancak bu tür seviyeler çok daha az.

    En komik yanı, şahsen ilk bölümün en çok prosedürel olarak oluşturulmuş seviyelere sahip olduğunu düşünüyorum. O sözde "Acı Salonları" ve "Katedral"in karmaşık zindanları, Diablo 2'nin eski tarz ruhunu gerçekten yansıtıyor. İlk bölüm, dört bölümün en cilalı, en detaylı ve en güzel olanıydı. Ve bu hiç de şaşırtıcı değil: sonuçta, beta sürümünde oyuncular sadece ilk bölümün başlangıcını oynayabiliyordu ve bir noktada Diablo 3'ün oyuncuların etrafta koşup 15. seviyeye kadar yükselebildiği bir deneme sürümü bile vardı!

    Şimdi de son derece sınırlı seviye içeriği ve çeşitli ek aktivitelerden bahsetmemiz gerekiyor. Kelimenin tam anlamıyla her büyük konumda bir veya iki zindan olacak ve hepsi bu. Ara sıra ek görevlerle karşılaşacaksınız, ancak bunlar o kadar az ve seyrek ki, oyunun üçüncü oynayışında hepsini ezberlemiş olacaksınız.

    Lafı fazla uzatmadan, Diablo 3'ün orijinal sürümüyle ilgili şikayetlerimin listesi şöyle:

    1. Zayıf olay örgüsü
    2. Aptal kötü adamlar
    3. Müzayede
    4. Bir incir damlası
    5. Oyun sonu yeterli değil.
    6. Düşük Üretim ve Faaliyetler
    7. Fazla renkli bir tarz. Önceki kasvetli havadan bir sapma.
    8. Parşömenler ve iksirler kaldırıldı.
    Ancak tüm bu önemli sorunlara rağmen, bence Diablo oynamaya devam ettim. Neden mi diye soruyorsunuz? Cevap basit. Temel oyun mekaniği ne olursa olsun bağımlılık yapıcıydı. Düşman ordularını yok etmekten "suçluluk duygusuyla karışık bir zevk" alıyordunuz ve ganimet avı (tamamen bozuk bir sistemle bile) her zaman sadece ganimet avıydı. Gerçek bir kumar bağımlısı olarak, karakterime uygun veya açık artırma evinde kâr getirecek o tek eşyayı bulmaya çalıştım.

    Ancak zaman geçtikçe, Blizzard'dan Diablo 3'ün oyun yönetmeninin değiştiğine dair haberler gelmeye başladı. Peki Blizzard neyi düzeltti?

    Diablo III: Ruhların Biçicisi ve Neredeyse Başarısız Bir Tez

    Gamescom 2013'teki çıkışından yaklaşık bir yıl sonra Blizzard, ilk (ve tek büyük) genişleme paketi olan Reaper of Souls'u duyurdu. Genişleme paketinin ana düşmanı, insanlığın yaratılışını (serinin hikayesinin bir parçası olarak) hatırlatarak, tüm insanlara karşı soykırım yapmaya karar vermiş olan melek Malthael'dir. Lafı uzatmadan söyleyeyim ki, oyunun tonu (3D serisinin mevcut tasarım çerçevesi içinde mümkün olduğu ölçüde) değişti. Oyun daha karanlık bir hale geldi. Bu, açılış (ve tesadüfen tek) sinematiğinde bile belirgindi.

    Genişleme paketinin Türkiye bölgesi için çıkış tarihi, küresel çıkış tarihinden iki hafta sonra, 25 Mart 2014 yerine 15 Nisan 2014 oldu. Ancak bundan bir buçuk ay önce önemli bir şey yaşandı: 26 Şubat 2014'te, ganimet sistemini tamamen elden geçiren yeni 2.0.1 güncellemesi yayınlandı ve bu bir zaferdi. İkinci bir zafer ise 18 Mart 2014'te, açık artırma evinin devre dışı bırakılması ve tamamen kaldırılmasıyla geldi. Bu, şaşırtıcı bir olaydı. ARPG'lerin özünü mahveden bir sistem, utanç içinde bir kenara atıldı ve kötü bir rüya gibi unutuldu.

    İlginç bir bilgi: En büyük şaka, kelimenin tam anlamıyla bir anda, oyuncuların gerçek parayla satın aldıkları o süper pahalı eşyaların hepsinin birden hurdaya dönüşmesiydi. Öyle bir noktaya geldi ki, 61. seviye bir sihirli silah, o özel 60. seviye silahlardan daha iyi hale geldi.

    İlginç bilgi #2: Müzayedenin kapanmasıyla oyuncular iki eşitsiz gruba ayrıldı. Oyunun temel oynanışına değer verenler ve çoğunluğu oluşturanlar bu değişikliği olumlu karşıladı, diğerleri ise müzayedede alım satım yapmaktan keyif aldı. Yorumlarda en az bir kişinin müzayedenin kapanmasının üzücü olduğunu söyleyeceğinden neredeyse %100 eminim.

    Ek bir beşinci bölüm getirmenin yanı sıra, genişleme paketi hem bir paladine hem de paladin olmayan bir sınıfa benzeyen yeni bir Haçlı sınıfı da tanıttı. Seviye sınırı 70'e yükseltildi, Paragon sistemi yeniden düzenlenerek oyuncuların doğrudan istatistiklere yatırım yapmasına olanak sağlandı ve daha birçok yenilik eklendi. Ayrıca ek bir pasif yetenek yuvası ve ek güçlü yetenekler de tanıtıldı.

    Oyunun kendisi daha iyiye doğru dönüştürüldü. Kampanya, ilk saniyelerden itibaren büyüleyiciydi; Torment zorluğundaki yeni düşmanlar o kadar acı veriyordu ki, doğal olarak daha kolay zorluk seviyelerine geri dönmek zorunda kalıyordunuz. Hikaye, oynanış ve görseller açısından, kampanya, inanılmaz derecede yavan olan ana oyuna kıyasla anlaşılmaz bir seviye sunuyordu. Her yeni mekan, seride daha önce hiç görmediğimiz bir tasarımla bizi şaşırttı. Gotik Westmarch inanılmaz görünüyordu ve Urzael ile savaş sırasında çan benzeri tınılarıyla müzik tüylerimizi diken diken etti. Ve hepsi bu değil: oyun hiç yavaşlamadı, sürekli olarak bize yeni ve alışılmadık bir şeyler sundu. Tüm kampanya boyunca ağzım açık bir şekilde hayranlıkla izledim. Ama en komik şey, geliştiricilerin D3'ten sonraki küresel olay örgüsünün gelişimine nasıl bir köprü kurduklarıydı. Pandemonium Kalesi'nde, Sanctuary'nin nasıl yaratıldığının hikayesini ortaya koyan ses kayıtları buluyoruz.

    Peki tezin bununla ne ilgisi var diye soruyorsunuz? Şöyle ki, oyunun çıkışı tam da tezimi yazmam gereken zamana denk geldi, ama konum çok saçma olduğu için Diablo oynayarak daha iyi bir hayat yaşamaya karar verdim ve tez bir hiç oldu. Neyse ki, "B" notu aldım. Ve her şey yolunda bitti.

    Oyunda bir sürü çılgın şey de birikmişti.

    Reaper of Souls'da Oyun Sonu
    Geliştiriciler, temel sorunlardan biri olan ganimet sorununu çözerek oyunun son aşamasını da eğlenceli hale getirdiler. Diablo gibi bir oyunda tekerleği yeniden icat etmenize gerek yok; sadece rastgelelik eklemeniz yeterli. Genişleme paketinin geliştiricileri de tam olarak aynı fikre sahipti ve oyunun son aşamasına rastgele görevler ve rastgele portallar ekleyerek buna basitçe "Macera Modu" adını verdiler.

    Güncellenen Efsanevi eşya düşme oranı özel bir ilgiyi hak ediyor. Daha sık düşmeye başlamaları başlangıçta memnuniyet vericiydi, ancak zamanla çoğu Efsanevi eşyanın tamamen işe yaramaz olduğu anlaşıldı. Bunu fark eden geliştiriciler, daha sonra eşya benzersizliğinde daha fazla kademe ekleyerek "Antik" etiketini eklediler; bu da her açıdan orijinal Efsanevi eşyaların geliştirilmiş versiyonlarıydı.

    Oyunun portalları, tanıdık Nephalem ruhu Alaric tarafından denetleniyor. Portal dikilitaşı her bölümde bulunuyor ve becerilerinizi ister normal versiyonda (Nephalem Yarığı) ister gelişmiş versiyonda (Büyük Yarık) güvenle test edebilirsiniz. Her iki portalın amacı da temelde aynı: sona ulaşmak ve koruyucuyu öldürmek, ancak ayrıntılarda farklar var. Normal (Nephalem) Yarıkta, yaratıklar ganimet düşürürken, Büyük Yarıkta ganimet yoktur, çünkü birincil amacımız koruyucuyu yenmek ve Efsanevi Taşı yükseltmektir. Zorluk seviyelerinde de farklılıklar var: normal bir portal mevcut oyun dünyasının zorluğuna uyarken, Büyük Yarıkta zorluğu biz seçiyoruz.

    Geliştiricilerin portal mekaniğiyle ilgili temel amacı eğlence ve çeşitlilikti. Her portal seviyesi, orijinal oyundaki ve genişleme paketindeki mevcut haritalar ve varlıklar temel alınarak rastgele oluşturulur. Rastgele seviyelere ek olarak, oyuncular bir portaldan geçerken, oyunun kurallarını temelden değiştiren ve ekstra heyecan katan benzersiz tapınaklar bulabilirler. Bir tanesi haritadaki her şeyi kelimenin tam anlamıyla yakıp kül eden bir yıldırım güçlendirmesi verebilir, bir diğeri insanüstü hız kazandırabilir ve üçüncüsü hasarı astronomik boyutlara çıkarabilir. Bu tapınaklar dengeyi bozsa da, süreleri kısadır. Bu tapınaklarla ilgili en önemli şey, bir miktar eğlence ve heyecan katmalarıdır.

    Kişisel deneyimime dayanarak şunu söyleyebilirim: Görevler ve portallar ortaya çıktığı anda, oyunun geri kalanında takılmayı bıraktım. Ve garip bir şekilde, benim için bu fazlasıyla yeterliydi. Oyun tüm ihtiyaçlarımı tam olarak karşıladı. Evet, daha sonraki güncellemelerle tam teşekküllü zindanlar ve Kanai'nin Küpü eklendi. Ama benim için en büyük sürpriz, bazı mekanların daha sonra nasıl genişletildiği oldu. Örneğin, hikayede Tyrael'i bulduğumuz Leoric Kalesi'ni ele alalım: Uzun süre boyunca, sadece sağa doğru küçük bir sapak vardı ve çıkmaz sokakla son buluyordu. Şimdi, güncellemelerden sonra, tam teşekküllü bir mekan haline geldi. Aynı şey Secheron Harabeleri için de geçerli. Önce eski dostumuz Zolton Cool ile karşılaşıyoruz, bizi trollüyor ve her şeyi ağzımız açık izliyoruz, sonra üçüncü bölümde ek bir mekan olduğunu görünce şaşkına dönüyoruz ve son olarak orada basit bir olay örgüsü bile olduğunu görünce şaşkına dönüyoruz.

    Reaper of Souls'taki en önemli üretim yeniliği, yeni bir zanaatkar olan Büyücü'nün (Falcı) tanıtılmasıdır. Görünüm değiştirme (transmogrification) konusunu atlıyorum çünkü bu kozmetik bir eşya, ancak burada en önemli şey büyüleme. Büyülemeler, bir eşyanın bir özelliğini başka bir özellik ile değiştirmenize olanak tanır. Bu, yapınızı oluştururken size daha fazla esneklik sağlar. Yani, kritik hasara çok önem veriyorsanız, bu özelliği uygun herhangi bir ekipmana büyüleyebilirsiniz. Doğal olarak, bundan sonra eşya hesabınıza bağlanır.

    Kanai'nin Küpü, genişleme paketinin yayınlanmasından yaklaşık bir yıl sonra tanıtıldı ve oyuncuların mevcut eşyalarını değiştirmelerine olanak tanıyor. Küp, eşyaları kaldırabilir, ekleyebilir ve yeniden düzenleyebilir ve en yüksek zorluk seviyelerine meydan okumayı planlayanlar için çok önemlidir, çünkü standart ekipman ilk birkaç Torment modu için yeterlidir, ancak bundan sonra, sürekli olarak eşya üretmeniz ve ganimet toplamanız gerekecektir.

    Kadala, Diablo 2'deki Kumarbaz'a en çok benzeyen yeni bir tüccar. Kumarbaz'da, özelliklerini bilmediğimiz mallara para harcıyorduk. Temelde aynı, küçük bir istisna dışında: buradaki para birimi altın değil, macera görevlerini, portalları tamamlayarak veya bazı açgözlü goblinleri öldürerek elde edebileceğimiz Kan Parçaları. Bu mekaniğin mükemmel bir şekilde uygulandığını söyleyemem, çünkü deneyimime göre Kadala'yı sadece Kan Parçası limitime ulaştığımda ve daha fazla koleksiyon için bir şey satın almam gerektiğinde kullandım. Temelde, sürekli Kadala'ya koşup ihtiyacım olan eşyayı tekrar tekrar satın alıyordum. Çoğu zaman aldığım şey hurda oluyordu ve onu da hurdaya ayırıyordum.

    Bu genişleme paketinin konusu, ana oyunun hikayesini Diablo'nun yok edildiği andan itibaren devam ettiriyor. Tyrael, Karanlık Ruh Taşı'nı saklamaya karar verdi, ancak sonra Malthael geldi ve her şey altüst oldu...

    Ana olay örgüsünü koruyacağız, ancak Westmarch sokaklarında gelişen daha küçük hikayelere odaklanacağız. Kelimenin tam anlamıyla her mini mekân (evlere ve bodrumlara rastgele oluşturulan girişlerden bahsediyorum) birbirine bağlı olaylar içeriyordu. Burada, halk ayaklanıyor; burada, Westmarch Kralı'nın notlarını okuyoruz. Ve işin tuzu biberi, kralın suikastı ve lordlardan birinin başarısız askeri darbesi. Komik olan şu ki, bir hedeften diğerine acele ederseniz, bunların hepsini kaçırabilirsiniz. Ve tüm bu küçük hikayeler size oyun dünyasının gerçekliğini hissettiriyor - gerçeklik değil, canlılık.

    Yoldaşlarımızın her biri (Cormac, Lyndon, Eirina) kişisel görevler aldı ve bu çok eğlenceliydi. Ama Kuyumcu'nun (Cimri Shen) kişisel bir görev zinciri almasına ne kadar şaşırdığımı tahmin edin. Ve bunun gibi bir sürü küçük şey var. Üçüncü perdenin sonunda Adria'nın nasıl kaçtığını hatırlıyor musunuz? ROS'ta hak ettiği cezayı aldı. Bu konuda, detaylara gösterilen özen açısından, genişleme paketi iki, üç, dört kat daha üstün. Orijinal oyunun dört perdesi kadar olay örgüsü eklemişler, metrekare başına daha fazla olay var ve hatta müzik bile daha iyi. Bir keresinde genişleme paketinin ana parçalarını çalma listeme eklemiştim çünkü o kadar güçlü ve çarpıcıydılar ki tüylerim diken diken olmuştu.

    Diablo III: Necromancer'ın Yükselişi

    Yeni bir sınıf. Ve ne kadar da yeni! Diablo serisindeki en sevdiğim sınıflardan biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ancak daha fazlasını söyleyemem. Sınıf farklılıklarını ve build'lerini mi anlatmalıyım? Bu, binlerce kez açıklanmış olan uzmanlaşmış sitelerin halledebileceği bir şey. Genel olarak, incelemelere bakılırsa, oyun topluluğunun bu genişlemeye tepkisi karışık oldu, ancak 2015'te en son Diablo 3 oynayan biri olarak benim için geri dönmek için fazlasıyla yeterli bir sebepti.

    2000'lerin başlarından ortalarına kadar, Diablo'nun kontrol şeması nedeniyle konsollara düzgün bir şekilde aktarılamayacağı fikriyle tekrar tekrar karşılaştım. Ve işin komik yanı, bu varsayımın çok gerçek bir temeli var: PC'den altıncı nesil konsollara çok az oyun aktarıldı. Çoğu zaman, çıkan oyunlar aktarma bile değildi, daha ziyade mevcut oyunların yeniden tasarlanmış halleriydi. PS2 için Heroes of Might and Magic: Quest for the Dragon Bone Staff veya Xbox için Far Cry Instincts'i düşünün. PC donanımı o nesli atlamıştı, bu yüzden ikonik serileri PC'ye çıkarmak tamamen anlamsızdı. Strateji oyunları ve nişancı oyunları kenara itildi. Blizzard'ın D2'yi neden konsollara çıkarmadığı aklım almıyor, ama açıkça bir kontrol sorunu değildi. Sonuçta, ilk Diablo oyunu beşinci nesil konsollar döneminde orijinal PS5'te, Doom 64 Nintendo 64'te ve strateji oyunu Command and Conquer PlayStation, Sega Saturn ve Nintendo 64'te piyasaya sürüldü. Dolayısıyla bunun bir kontrol sorunu olmadığı açıkça ortada.

    Gelin 2013 yılına, özellikle de Eylül ayına geri dönelim, çünkü 3 Eylül, Diablo 3'ün Xbox 360 ve PlayStation 3 için piyasaya sürüldüğü tarihti. Açıkçası, bu sürümler hakkında pek bir şey bilmiyorum, sadece başlangıçta açık artırma evini kaldırdıklarını ve oyunun genel havasını tamamen değiştiren bir özellik eklediklerini biliyorum: zar atma sistemi.

    Konsol sürümünü başlattığınız anda gerçek bir şok yaşayacaksınız. Öncelikle, karakter kontrolü tamamen konsola aktarılmış. Fareyle hareket vektörlerini belirlediğimiz durumun aksine, burada hareketin kontrolü tamamen joystick'te. Ve bu, arkadaşlar, oyunun hissiyatını tamamen değiştiriyor. Diablo'nun sıra tabanlı veya masaüstü RPG'ler üzerine kurulu olduğu geçmişle olan sınırlar silindi. Oyun artık gerçek bir slasher oyunu. Ve bu hiç de olumsuz bir şey değil. Sözlerimin bazılarında öfkeye hatta kızgınlığa yol açabileceğini tamamen anlıyorum, ancak konsol kontrolleri oyuna yeni bir soluk getirdi ve onu dönüştürdü. Yeni karakter kontrol sisteminin yanı sıra, yuvarlanma yeteneği de eklendi. Yuvarlanma dengesiz. Yuvarlanma, konsol sürümünü PC sürümünden daha iyi yapan şey. Küçük bir mekanik, karmaşıklıktan kaçınmamızı sağlayarak savaşta hafif bir avantaj sağlıyor. Yine de, eğer dayanılmaz bir yük üstlenmişseniz ve sondan bir önceki zorluk seviyesinde bir serseri gibi sürünüyorsanız, yuvarlanma size yardımcı olmayacaktır, ancak küçük bir çatışmada bu mekanizma sizi kurtarabilir.

    Oyun tamamen gamepad kullanımı için optimize edildiğinden, arayüz, karakter penceresi ve envanter tamamen yeniden tasarlandı. Ve çözümün mükemmel olduğunu söyleyemem. Port geliştiricileri, konsol kontrollerinin standart bir envanteri mikro yönetmeyi zorlaştıracağını fark ettiler (ki bu doğru, bu arada), bu yüzden tavizler verdiler ve aşağıdaki sistemi önerdiler. 60 öğeden oluşan sınırlı bir envanterimiz var. Bir öğeyi aldığınızda, öğe türüyle ilgili ayrı bir sekmeye eklenir. Yani, bir kılıç alırsanız, silah deposunuza gider, bir kalkan sol elinizdeki kalkanlar ve diğer yardımcı öğeler sekmesine gider, kemerler kemer sekmesine gider—anladınız sanırım. Bu mantıklı geliyor, ancak pratikte daha az sezgisel hale geldi ve aşırı yüklenmiş gibi hissettiriyor. Bunu anlayan geliştiriciler, yeni öğelerin eklendiği sekmelere görsel efektler eklediler.

    Yani, envanter arayüzü mekaniğinin bozulmuş gibi göründüğünü söyleyebiliriz, ancak geliştiriciler gerçek bir dengesizlik ekliyorlar: Her eşya aldığınızda, üç ana istatistiğinin (zırh, hasar ve sağlık yenilenmesi) önizlemesini görüyorsunuz. Ve bu inanılmaz derecede dengesiz. Sanki %99 oranında satmanız veya parçalamanız gereken bir sürü ıvır zıvırla bombardımana tutuluyorsunuz, ancak her istatistiğin altında üç yeşil üçgen olan bir eşya gördüğünüz anda, büyük ikramiyeyi vurduğunuzu güvenle söyleyebilirsiniz.

    Envanter arayüzü dışında, diğer tüm unsurlara neredeyse hiç dokunulmadı. Evet, ana ekrandaki beceri çubuğu ve sağlık göstergeleri yeniden düzenlendi, ancak "Aman Tanrım, kutsal bir şeye dokunmuşlar" diye bağırmayı aklınızdan bile geçirmeyin. Hayır, burada en önemli şey oyun deneyimiydi ve öyle kalmaya devam ediyor ve bu da etkilenmedi.

    Nintendo Switch sürümüne özel bir övgüde bulunmak istiyorum. Diablo 3, Civilization VI ile birlikte bu konsoldaki ana oyunlarım oldu. Tüm o Zelda, Mario ve Metroid oyunları beni bu iki oyun kadar büyülemedi. Geliştiriciler, oyunu taşınabilir bir konsolda sorunsuz çalıştırmak için dinamik çözünürlük gibi çeşitli hilelere başvurmak zorunda kaldılar, ancak mesele bu değil. Mesele şu ki, bu taşınabilir bir konsolda tam teşekküllü bir Diablo 3. Ve en iyi yanı, oyunun son aşamasının Switch felsefesine mükemmel bir şekilde uyması. Metroya biniyorsunuz, oyuna giriyorsunuz, birkaç portaldan geçiyorsunuz ve işte, istasyonunuza ulaşıyorsunuz. Eski zamanların oyuncularının dediği gibi, oyunun omurga odaklı bir oynanışı var. Ve bu doğru. Beyninizi kapatıp oyunun tadını çıkarıyorsunuz.

    Müzik
    Oyunun müzikleri özel bir övgüyü hak ediyor. Naçizane fikrime göre, bu genişleme paketi orijinal oyuna kıyasla çok daha üstün müzikler içeriyor. Bu yüzden birkaç parçayı dinleyip kendiniz karar vermenizi tavsiye ederim.

    Karakterler, yetenekleri veya nitelikleri hakkında ayrıntılara bilerek girmedim. Her bir mücevherin sağladığı güçlendirmeleri bilerek anlatmadım. Macera Modunda set ekipmanınızı nerede ve nasıl yükseltebileceğinizi bilerek anlatmadım. Bu metnin amacı, Diablo 4 oynamaya başladıktan sonra, yaratıcıların çeşitli röportajlarda aksini belirtmelerine rağmen, Diablo 4'ün neredeyse tüm mekanikleri D3'ten, D2'den ise neredeyse hiçbir şey ödünç aldığını giderek daha fazla düşünmeye başlamamdı. Asıl mesele, oyunculara yönelik sözde "hardcore" yaklaşımından vazgeçerek, serinin, piyasaya sürüldükten sonra orada yerleşmiş eski hayranlarından bazılarını kaybetmesine rağmen, seriye yeni hayranlar kazandırması ve bu yeni hayranların da seriyle birlikte dördüncü oyuna geçmesidir.

    Üçüncü oyun (bazıları için) ne kadar tartışmalı olsa da, seriye daha sonra dördüncü oyunda geliştirilen yeni unsurlar ekledi. Evrim mi? Devrim mi? Durgunluk mu? Herkes kendi kararını vermekte özgür, ancak geliştiricilerin kendi yollarını çizmeye ve hayranlara boyun eğmemeye karar vermeleri, serinin kendine özgü bir biçimde daha da gelişmesine olanak sağladı.

    Oyun, bazı RPG unsurlarını bir kenara bırakarak sessizce yeni bir tür nişi oluşturdu ve RPG ile basit bir slasher oyunu arasında bir geçiş oyunu haline geldi. Bir slasher oyununda temel amacınız düşmanları olabildiğince etkili bir şekilde yok etmek için tüm kombinasyonları ezberlemekken, burada tam tersi geçerli. Temel amacınız, tek bir düğmeye veya tuşa basarak, olabildiğince az çabayla düşman ordularını yok edebilmek için eşyaları ve yetenekleri birleştirmek.

    Tartışmalı grafik stili ilk başta utanç verici ve yersiz görünse de, piyasaya sürülmesinden 14 yıl sonra, garip bir şekilde oyunun görsel olarak hâlâ güncel olduğunu ve gözü cezbedecek bir şeyler sunduğunu fark ediyorsunuz. Evet, evet, evet, işte yine stilize grafiklerin daha iyi yaşlanıp yaşlanmadığı tartışmasına geri döndük.

    Oyun daha kullanıcı dostu ve kullanışlı hale geldi. Konsol sürümleri artık port gibi değil, aynı oyunun daha da geliştirilmiş bir versiyonu gibi hissettiriyor. Konsollarda gerçekten ikinci bir nefes aldım ve PC sürümüne geri dönmek fiziksel olarak acı vericiydi. Klavye ve fare kullanmaya o kadar alışkın değildim ki, oynamak ve karakteri kontrol etmek fiziksel olarak zordu. Konsol sürümü bölümünde daha önce bahsettiğim yuvarlanma özelliği dördüncü sürüme taşındı; bu da konsol sürümlerinin PC sürümüyle aynı önemde olduğunun önemli bir göstergesi.

    PC'de yaklaşık 700-800 saat, Xbox'ta (oyunu derlerken) 82 saat ve Sych'te de yaklaşık 80 saat oynadım ve bunu yazarken PS5'te de hikaye modunu oynuyorum. Skyrim ve GTA ile birlikte, o zamanlar sahip olduğum neredeyse her platformda satın aldığım birkaç oyundan biri ve hiçbir şeyden pişman değilim.

    Kusursuz bir oyun değil, sorunları var ve serinin her hayranı, itiraz etmenin imkansız olduğu bir sürü şikayeti sıralayabilir. Ama ben bu oyunu seviyorum. Bana verdiği akış hissini, beni içine çekmesini ve beynimi kapatmasını seviyorum.

    Başlangıçta metni daha kapsamlı hale getirmeyi planlamıştım. Serinin Diablo 2'nin fikirlerinden nasıl uzaklaştığını ve Diablo 4'e nasıl dönüştüğünü ayrıntılı olarak incelemek istiyordum. Ama doğal olarak tembelleştim. Tıpkı oyun için video çekmeye üşendiğim gibi. Kısacası, burada sunulan görüntülerin %90'ı herkese açık olarak mevcut. Teşekkürler.
    Diablo 3 İncelemesi Blizzard Oyunu Nasıl Bozdu, Ama Sonra Sorunları Kabul Etmek ve Düzeltmek İçin İnanılmaz Çabalar Gösterdi. Diablo. Diablo serisi, en kaotik, ama aynı zamanda en keyifli ve sıcak anılarımdan bazılarını barındırıyor. Bir oyuncu olarak bilinçli yolculuğum 2001-2002 civarında başladı ve bu yüzden bu yazıda ilk Diablo'dan bahsetmeyeceğim. Lütfen beni anlayın ve affedin, ama o zamanlar, gençlik coşkum içinde, oyun yepyeni Diablo 2'ye veya hatta o zamanın en gelişmiş oyunu olan Sacred'e (ki çok daha sonra çıktı, ama yine de) kıyasla eski ve anlaşılmaz görünüyordu. Şimdiden uyarayım, çok fazla metin ve çok az resim olacak. Çok tembeldim. Bir daha asla paralel olarak oynamadığım oyunlar hakkında uzun bir inceleme yazmayacağım. [h3]Tarih öncesi dönemler ve D2 hakkında birkaç söz[/h3] Genç olmak, bir şekilde oyunun mantığını anlamanızı sınırlandırır. Tipik bir "şarkı sözü yazarı" olarak, her zaman hikayeye takıntılı olmayı severdim; bu da mekaniklerin, karakter geliştirmelerinin ve diğer her şeyin arka plana atılması anlamına geliyordu. 10-12 yaşlarındayken (benim durumumda, her şeyin ve herkesin ödüllü eleştirmenlerinin durumunda değil), kahramanınızın tek eliyle yok ettiği kırmızı/sarı/yeşil iblisler karşısında hayrete düşersiniz ve sonra bir barbar olarak cansız bedenlerine yaklaşır ve iksir veya ekipman aramak için yeteneğinizi kullanırsınız. Çocuksu, olgunlaşmamış zihnimde kalan şey buydu, istatistiklerinizi yükseltirken sayılara hayran kalmak değil. O zamanlar tamamen komikti. Ve çoğu zaman bu komiklik ya Andariel'de ya da özellikle aşırı durumlarda Duriel'de sona ererdi. İlginç bir bilgi: Oyuna ilk kez Barbar karakteriyle başladım ve bu yüzden sonraki tüm oyunlarda hep Barbar olarak başladım. Diablo 3'te oldukça başarılı oldum, ancak Diablo 4'te o kadar başarılı olamadım, ama belki bunu gelecekteki bir yazıda ele alırım. Yıllar geçti ve D2'nin hikayesini ustalaşmak için tekrar tekrar denedim, ama her zaman bir şey yoluma çıktı: ya monoton oyun temposundan çabuk sıkıldım, ya da canım sıkıldı, ya da tamamen başka bir şey oldu. Her şey 2006-2008 civarında değişti, sonunda arkadaşlarımın yardımıyla işi bitirmeyi başardım, bir çete kurduk ve Diablo'nun peşine düştük. Üç kişiydik: Büyücü, Barbar ve Şövalye. Hepimiz birlikte çalışıyor olsak da, insan açgözlülüğünü ortadan kaldırmak zordu ve her birimiz oradan buradan ganimet çalıyorduk. Oyunun ilerledikçe size sunduğu birçok mekaniğin daha yüksek zorluk seviyelerinde ortaya çıktığını da belirtmekte fayda var, ancak hiçbirimiz özellikle partiye devam etmekle ilgilenmiyorduk. Çok oyunculu işbirliği odaklı oyunların en büyük sorunu tam olarak bu. Sürekli diğer oyuncuları gözlemleyerek oynuyorsunuz. Eğer mekanları detaylıca keşfetmekten hoşlanıyorsanız, birileri sürekli sizi zorlayacak; ya da tam tersine, hızlı oyun bitirmeyi seviyorsanız, birileri doğal olarak sizi yavaşlatacaktır. Diablo 2'de de bu durum ortaya çıktı: Kimse karakterlerini geliştirmek için özellikle istekli değildi, bu da bir sonraki zorluk seviyelerini geçememelerine yol açtı ki bu da üzücü bir durum. [h3]Sınavdan neredeyse kaldım ve bunun sorumlusu Diablo 3 mü?[/h3] Yıl 2012'ydi. Yaz. Haziran. Üniversitede sınavlar. Üç sınavı başarıyla geçmiştim ve sonra korkunç bir kaşıntı hissettim. Diablo 3 almak istiyordum. Ve size hatırlatayım ki, Diablo 3 piyasaya sürülmeden önce inanılmaz derecede abartılmıştı. Herkes "Gerçekten bir Diablo beta istiyorum" adlı, oyun gazeteciliğinin önde gelen isimlerinin bile benimsediği, meme haline gelmiş şarkıyı hatırlar. Diablo 3, Mayıs 2012'de piyasaya sürüldü ve tepkisi pek de sıcak değildi. Savaşlara anal bağlantı yoktu, internet olmadan oynayamıyordunuz, piyasaya sürüldüğünde saatlerce süren kuyruklar vardı ve oyunun kendisi son derece karışık eleştiriler almıştı. Ancak ben gençtim ve umut doluydum ve Diablo'ya olan susuzluğum kelimenin tam anlamıyla her dakika artıyordu. Sınavdan sonra (affedersiniz ama hangisi olduğunu bile hatırlamıyorum), o zamanki perakende ortamını didik didik aradım: Key, Computer World, MVideo ve benzerleri. Ve tam bir fiyasko ile karşılaştım. Oyunun kutulu versiyonu hiçbir yerde yoktu. Kesinlikle hiçbir yerde. Ama bu beni durdurmadı. E-cüzdan açma konusunda yeni ufuklar keşfetmeliydim. Şunu hatırlatayım ki, 2012'de kartlar şimdiki kadar yaygın kullanılmıyordu ve nakit hala birincil ödeme yöntemi olarak kabul ediliyordu. Tüm giriş bilgilerini inceledikten ve Blizzard'ın resmi web sitesinden oyunu satın aldıktan sonra, indirilmesini bekledim. Hala çalışmam gereken bir sınavım vardı, ancak oyun indirildikten sonra tüm hazırlıklar bir anda unutuldu. Kelimenin tam anlamıyla bağımlı oldum. Ve ARPG'lerde deneyimli olan herkes, bağımlı olmanın hem mantıklı hem de mantıksız olabileceğini çok iyi bilir. D3'ün durumunda, dürtülerim sorunsuz bir şekilde mantıklıdan mantıksıza geçti. Diablo 3'ün eski oyuncuları, ki ben de onlardan biriyim, Diablo 3'ün iki versiyonu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirler: piyasaya sürüldüğünde halka sunulan versiyon ve tek hikaye genişleme paketi olan Reaper of Souls'un yayınlanmasından sonra evrimleşen versiyon. Konsol oyuncusu olarak size şunu da söyleyeyim ki, aslında bir de konsol versiyonu var ve bu versiyon, eklenen küçük bir mekanikle oyunun havasını tamamen değiştirdi, ama bundan biraz sonra bahsedeceğim. Dürüst olmak gerekirse, oyunu ilk zorluk seviyesinde bitirdikten sonra hayal kırıklığına uğradığımı söylemeliyim. Hikaye ve sunumundan hayal kırıklığına uğradım. Mekanlardan da hayal kırıklığına uğradım. İlk bölümden sonra bir noktada geliştiriciler kendilerini tamamen kopyalamaya karar verdiler. D3'ün ikinci bölümü, kelimenin tam anlamıyla D2'nin ikinci bölümünün yeniden yorumlanmasıydı ve üçüncü bölüm için de aynı şey geçerli: D2'nin Lord of Destruction'a eklenen beşinci bölümünün izlerini taşıyordu. Sadece dördüncü bölüm bir yenilik hissi getirdi, ancak "korkunç" üçüncü bölümden sonra, melekler dünyasının tüm güzelliği umurunuzda bile değildi. Dahası, birkaç mekan sonra, Baş Şeytan Göksel Diyarı o kadar kirletmişti ki, doğal olarak üçüncü bölümün bir devamı haline geldi. [h3]Açık artırma ve bence oyunun asıl amacını, yani ganimet arayışını öldürmesi. [/h3]Hikaye örgüsünü bir kenara bırakırsak, karakter gelişimimin tam anlamıyla cümle ortasında bitmesi beni hayal kırıklığına uğrattı. 30-35. seviye gülünç bir seviye. Yeteneklerin yarısı henüz açılmamıştı, ama en ilginç olanı, daha yüksek bir zorluk seviyesinde oynamak istemememdi. Bunun da basit bir nedeni vardı: bir açık artırma vardı ve açık artırmayla birlikte ganimet sistemi o kadar kötüydü ki normal eşyalar asla düşmüyordu. Bir düşünün: 30 saatlik bir oyun boyunca, bir kere bile efsanevi bir eşya düşürmedim. ASLA! Şimdi tamamen öznel bir şey söyleyeceğim. Katılırsınız ya da katılmazsınız. Diablo 3'teki açık artırma evinden tüm kalbimle nefret ettim. Blizzard, oyunun özünü -ekipman arama ve kazanma- öldürdü ve yerine "burada oturup, Excel tablosunda gezinerek iyi bir silah aramak" gibi korkunç derecede iğrenç bir oyun deneyimi getirdi. Şaka yapmıyorum. İnsanlar zamanlarının yarısını kelimenin tam anlamıyla "katil tılsımları" aramakla geçirdi. Blizzard'ın mantığı basit ve netti: Para kazanmak, daha doğrusu yoktan para yaratmak. Oyuncuların açık artırma evine akın etmesi için normal eşya düşme olasılığını kasten azalttılar. Bazı eşyalar normal açık artırma evinde satılacaktı, ancak en iyi fırsatlar gerçek parayla satılacaktı. Ve Blizzard bu işlemlerden para kazanmayı, daha doğrusu bir yüzdesini kazanmayı amaçlıyordu. Bu deneyin başarısız olup olmadığını veya Blizzard'ın para kazanıp kazanmadığını veya zarar edip etmediğini söyleyemem ve söylemeyeceğim de, ancak insanlar hızla durumu kavradı ve açık artırma evi dışında, örneğin özel VK gruplarında, diğer platformlarda eşya satmaya başladılar. Şahsen, bu gruplardan birine katıldığımı ve birinin efsanevi bir topuz için 1çok para harcadığı ve dolandırıldığı gerçek bir dramaya tanık olduğumu çok net hatırlıyorum. Temelde, eşyaları açık artırma evinde güvenli bir şekilde satabiliyordunuz, ancak komisyonu göz önünde bulundurursak, o kadar da karlı değildi. Gerçek parayla yapılan açık artırmaları ele aldık, şimdi oyun içi para birimi (altın) ile yapılan açık artırmalardan bahsedelim. Açık artırma açıldığından beri fiyatlar yükseliyor, enflasyon baş gösteriyor ve iyi ekipmanlar ortalama 1.000.000 altına satılıyor. Evet, neredeyse bedavaya alabileceğiniz durumlar da oldu, ancak bu tür hikayeler çok nadirdi. Ucuz ve kullanışlı olanlar 1.000.000 altın, daha ciddi olanlar 10.000.000 altın ve benzeri. En iyi eşyalar birkaç milyar altın fiyatına ulaştı. Şimdi, basit bir matematik devreye giriyor. Oyunun orijinal versiyonunda ortalama bir oyuncu (benim gibi) saatte yaklaşık 100.000 altın kazanıyordu. Buradan kendi sonuçlarınızı çıkarın. Ortalama bir oyuncunun düzenli olarak altın biriktirerek değerli bir şey satın alması zor olurdu ve ya şansa güvenip uygun bir şey elde etmek zorunda kalırdı ya da satıcılara gidip plati.ru gibi sitelerden altın satın alırdı. Diablo'daki eşya düşürme mekaniğinin en büyük ironisi neydi biliyor musunuz? Değerli bir şey elde ederseniz, bu sizin sınıfınız için olmazdı ve çoğu zaman ya parçalara ayırırdınız, normal bir satıcıya satardınız ya da açık artırma evinde 50.000'e yeniden satıcılara satardınız. Evet, açık artırma evinde yeniden satıcılar vardı, ayrıca botlar ve her türlü başka şey de vardı. Harika bir mekanik, değil mi? Müzayede konusunu kapatacak olursam şunu söyleyebilirim: Evet, birkaç kez altın tüccarlarından altın aldım. Altın satış süreci oldukça komikti: Bir adam partime katılır, yanıma koşar ve kocaman bir altın yığını fırlatırdı. Çok eğlenceliydi. Müzayedede sattığım en pahalı ürünün değeri 50 milyon civarındaydı. [b]Diablo 3'ün Oyun Sonuna Giriş [/b]Daha önce de belirttiğim gibi, D3'ün normal zorluk seviyesindeki hikaye modunu bitirdikten sonra, üzülmekten çok hayal kırıklığına uğramıştım ve devam etme isteğim kalmamıştı. Dürüst olmak gerekirse, bir sınıf arkadaşımla konuşup onun da Diablo 3 oynadığını öğrenene kadar oyunu birkaç ay kenara bıraktım daha doğrusu, oyunu satın almış ve oynamaya başlamıştı. Birlikte bir grup halinde oynamaya karar verdik. O ana hikayeyi bitirene kadar bekledim ve hikaye modunun başından itibaren bir üst zorluk seviyesinde birlikte oynamaya başladık. Peki, Diablo 3'ün orijinal sürümünde oyunun son aşaması nasıldı? Basitçe söylemek gerekirse, yoktu. Blizzard bize sadece zorluk seviyesi sürekli artarak hikaye modunu tekrar tekrar oynama şansı sundu. Ve evet, oynadık. Şahsen benim için en zor boss, sondan bir önceki zorluk seviyesindeki Khom'du, çünkü korkunç derecede yüksek zehir hasarı veriyordu ve beni karakterimi parça parça yeniden inşa etmeye, açık artırma evinde zehir direnci eşyaları aramaya zorladı. Ve açık artırma evinde eşya aradığım için (düşme oranlarından bahsetmiyorum bile) ve bunu yapan tek kişi ben olmadığım için, zehir direnci eşyalarının fiyatları fırladı. Talep arzı yaratır, ekonomiyi umursamayın. Şimdi hafızamın biraz yanıltıcı olabileceği tehlikeli bir yoldayım. Bir noktada Blizzard, oyunun son aşamasını daha heyecanlı hale getirmeye karar verdi ve sözde Cehennem Motoru'nu ekledi. Cehennem Motoru nedir? Her biri Maghda, İskelet Kral, Zolton Kull, Khom, Rakanoth ve Kuşatma Canavarı gibi kampanya patronlarının zorlu versiyonlarını içeren üç portaldan oluşuyor. Bunlara ulaşmak için beş elit canavar veya şampiyon grubunu bulup öldürmeniz gerekiyordu. Temelde, beş Nephalem Değeri grubu oluşturuyorduk. Maksimum Nephalem Değeri 5'ti (Değer grubu başına bir grup). Ardından, belirli konumlara gitmeniz, oradaki Anahtar Ustalarını bulmanız ve onları yenmeniz gerekiyordu. Rastgeleliğe güvenmeniz gerekiyordu, çünkü bir anahtar parçasının düşme şansı, maksimum zorluk seviyesiyle doğru orantılıydı. En zor zorluk seviyesinde Canavar Gücü veya MP adı verilen ek bir seviye vardı. Ölçek basitti, 1'den 10'a kadar değişiyordu; 1 en kolay, 10 ise en zorlu seviyeydi. Düşme oranına geri dönelim: MP1'de %10, MP10'da ise %100'dü. Üç bölümde Anahtar Bekçilerini öldürdükten sonra, demirciye gider ve (iyi bir eşya düşürdüğümüzü varsayarak) üç portal oluştururduk. Ardından, beş Cesaret yığını biriktirmek için konumlara geri döner ve ancak ondan sonra patronlarla portalları açardık. Patronların kendileri inanılmaz derecede zordu. CM10'da oynayan siber kızları hayal bile edemiyorum, ama biz gerçekten çok acı çektik. Patronların zorluğunun yanı sıra, zorluk seviyemizde Cehennem Ateşi Yüzüğü parçalarını başarıyla düşürme şansı da düşüktü. Yüzüğü üretmek için gerekli tüm bileşenleri topladıktan sonra, son darbe gelirdi ve yüzüğü üretmek için kuyumcuya giderdik, ancak yüzük her zaman berbat olurdu. Takılabilir, işe yarar bir şey üretmeyi başardığımı bile hatırlamıyorum, ama çoğu zaman yüzük, diken etkisi veya sağlık yenilenmesi gibi berbat özelliklerle üretilirdi. Ve hepsi bu. Genişleme paketi yayınlanmadan önce oyunda yapılacak başka hiçbir şey yoktu. Sadece aptal gibi etrafta koşuşturup Nephalem Şöhreti kasıyor, patronları yeniyor ve bunu tekrarlıyordunuz. Tıpkı Groundhog Day gibi, ya da kendinizi eğlendirmek için. [b]Diablo 3 Vanilla Sürümü Eşyaları [/b]Böylesine acınası ve iğrenç bir ganimet sistemiyle bile, Diablo 3'te ekipman her şeydi. Değerli bir şey bulmazsanız/üretmezseniz/düşürseniz zorluk seviyesinde daha fazla ilerleyemezdiniz. Diablo 3'te ekipman, tüm oyun mekaniğinin "Alfa ve Omega"sıdır. Her zırh ve silah setini tek tek anlatmayacağım, sadece süslemelere ve silahlara odaklanacağım. En başarılı yüzük ve tılsım çeşitleri (sadece Hellfire değil) ve tılsımlar şu özelliklere sahip olmalıdır: sınıfınızın birincil özelliği, +% kritik vuruş şansı, kritik vuruş hasarı, saldırı hızı ve ayrıca tüm elementlere karşı direnç ve bir mücevher yuvası da içeriyorsa kesinlikle en üst düzeyde olurlar. Tahmin edebileceğiniz gibi, bu eşyaları bulmak ve üretmek, yılbaşı piyangosunda büyük ikramiyeyi kazanmaktan daha zordu. Silahlar benzer istenen istatistiklere sahipti, ancak doğrudan hasarı etkileyen çeşitli istatistikler de ekliyorlardı. Silah türlerinde belirli sınıf kısıtlamaları yoktu, sadece her sınıfa özgü silahlar mevcuttu. Yani, bir Büyücü olarak oynarken, kolayca iki elli bir silah kuşanıp tüm oyunu bu setle oynayabilirdiniz. Ya da başka bir örnek olarak, bir noktada efsanevi gürz "Öfkenin Yankısı" en popüler silah haline geldi. Herkes, kesinlikle herkes, bu "silahı" taşıyordu. Tüm müzayede evi bu silahlarla dolup taşmıştı. Önceki oyuna kıyasla eşya değer sıralaması biraz güncellendi. Tamamen işe yaramaz olan beyaz eşyalar var. Mavi eşyalar büyülü ve oyunun başlarında kullanılıyor. Ardından sarı eşyalar geliyor; bunlar neredeyse oyunun sonuna kadar en yakın arkadaşlarınız olacak. Sonra son derece nadir efsanevi eşyalar geliyor ve pastanın üzerindeki krema ise, tamamen donatıldığında hem istatistikleri hem de belirli becerileri artırabilen yeşil set eşyaları. Normal efsanevi eşyaları elde etmek zor olsa da, yeşil eşyalar gerçek bir ziyafetti. Ancak daha önce de belirttiğim gibi, tüm ganimet sistemi bozuktu; ben, bir Barbar olarak, başka bir sınıf (Keşiş) için sadece birkaç set eşyası elde ettim. [h3]Zanaatkarlar ve Tüccarlar [/h3]Geliştiriciler zorlu bir görevle karşı karşıyaydı: Demirci ve Kuyumcu ekleyerek düşük ganimet seviyelerini bir şekilde telafi etmeleri gerekiyordu. Ancak işler her zamanki gibi gelişti. Oyuncuların eşya üretmek için ek bir araca sahip olması fikri harika, ancak bir sorun var! Başarılı bir üretim şansı, yaratıklardan düşen başarılı bir eşyanın şansı kadar düşüktü, ancak en önemli sınırlama, başarılı bir şekilde üretilen bir eşyanın fiyatının, açık artırma evinde bulunan eşdeğer bir eşyadan daha yüksek olabilmesiydi. Size sadece eşya üretmek için altın ve "malzemelere" ihtiyacımız olduğunu hatırlatıyorum: demircide eşyaları parçalayarak elde ettiğimiz altın. Ortalama bir oyuncunun bir saatlik oyunda yaklaşık 100.000 altın kazandığını söylemiştim, hatırlıyor musunuz? İşte bu altının büyük bir kısmı eşya satmaktan geliyordu. Eşya satışlarını kaldırıp yerine parçalamayı getirirsek, üretim için gerekli parayı kaybederiz, ister üretim malzemeleri elde edelim ister etmeyelim. Bu orantısız ve aptalca bir takas olurdu. Normal üretim sürecini bilerek atlayacağım, çünkü bu, karakter gelişiminin kendisiyle birlikte ilerleyen temel bir mekanik. Ancak önemli olan, normal düşüşler olarak düşen eşya üretim tariflerinin olmasıydı. Ve biliyor musunuz? Hepiniz biliyorsunuz! Bu mekanik de tamamen boşa gitti. Set eşyalarının tarifleri hiç düşmedi ve açık artırma evindeki fiyatları o kadar fahişti ki, onlara bakmak bile korkutucuydu. Lütfen, zanaatkârlarla ilgili tüm şikayetlerimin yalnızca oyunun son aşaması için geçerli olduğunu unutmayın. Oyunun ilk oynayışınızda demirci sizin kankanızdı. Kuyumcu ile ilgili durum biraz daha basitti, çünkü Diablo 2'deki Horadric Küpü'nün mekaniklerinden birinin yerini almıştı. Kuyumcuyu seviye atlattık ve seviye atladıkça farklı mücevherleri daha gelişmiş versiyonlara dönüştürmeyi öğrendi. Başlangıçta, maksimum mücevher seviyesi Regal idi. Daha sonra, yama ile birlikte, servet değerinde olan ve diğer şeylerin yanı sıra mücevherlerin tarifini bulmayı gerektiren Marquise kesimi eklendi. Ancak burada durum daha iyiydi, çünkü tarifler daha sık düşüyordu. Neden? Çünkü Kuyumcu, diğer hiçbir şeye benzemeyen bir şekilde, oyuncudan altın emiyordu. Her şey banal ve sıradan. [h3]Sıradan tüccarlar [/h3]Burada detaylara girmeyeceğim bile, çünkü bunlar sadece eşya satmak için kullanılıyordu. Bir tüccardan alışveriş yapmak sadece kampanyanın ilk aşamalarında mümkündü. Ondan sonra tüccarlar tamamen gereksiz hale geldi. Blizzard, oyunun piyasaya sürülmesinden sonraki ilk iki yılda kitlesini nasıl korumaya çalıştı? Metelitsa, oyunun temel sorunlarını yamalarla düzeltmeye çalıştı, ancak düzeltmeler ya yarım yamalak ya da yetersizdi. Elbette, Infernal Machine'i, ek zorluk seviyelerini, Paragon seviyelerini ve Nephalem Glory'yi eklediler. Bir noktada, beş dakika oynadıktan sonra bir daha asla geri dönmeyeceğiniz kadar berbat bir PvP bölgesi bile çıkardılar. Düşen eşya sorunlarının farkında olan geliştiriciler, bir noktada bölgelerdeki canavar sayısını artırdılar, bu da Efsanevi eşyaları elde etmek için bir açık yarattı. Birinci Perde'de, "Lanetli Anneler" canavarlarının ortaya çıktığı belirli bir mağara bulmanız gerekiyordu. Saldırdıklarında daha fazla canavar ortaya çıkarıyorlardı. Tek yapmanız gereken, neredeyse hiç hasar vermeden tüm bölgeyi kendine çekecek bir Barbar karakteri oluşturmaktı. Bundan sonra, ekipmanınızı değiştirme ve zindanı temizleme zamanıydı. Deneyimime göre, neredeyse her temizlemede efsanevi eşyalar düşüyordu. Ancak efsanevi eşyalar neredeyse her zaman işe yaramazdı. Tekrar düşünün. Siz (bir barbar) temel özelliği çeviklik veya zeka olan güçlü bir efsanevi silah elde edebilirsiniz. Bu efsanevi bir silah değil, tamamen işe yaramaz bir hurda. Diablo III'ün ilk iki yılı, tek bir nedenden dolayı başarısızlık olarak nitelendirilemez: Reaper of the Souls genişleme paketinin piyasaya sürülmesiyle birlikte satılan kopya sayısı yaklaşık 15 milyona ulaşmıştı. Bu gerçekten de astronomik bir rakam. Ve Blizzard'ın açık artırma evindeki para işlemlerinden ne kadar komisyon kazandığını da unutmayalım. Kısacası, ticari olarak başarılıydı. Ama itibar açısından... Öncelikle hikayeden başlayayım. Oyunun hikayesi kötü. Daha doğrusu, Diablo 2'ninkinden biraz daha iyi işlenmiş, ki bu oyun 2005'te çıkmış olsaydı övgüye değer olurdu, ama 2012'de çıktı ve bir fiyaskoydu. Ana hikayede yer alan karakterlerin hiçbiri özellikle zeki veya becerikli değil. Kötüler kötü işler yapıyor, iyiler iyi işler yapıyor ve tüm olay örgüsü Skillbox seviyesinde işlenmiş. İlk bölüm, eski oyuncuların Leoric veya Kasap'ı görünce acı acı gözyaşı döktüğü hayran servisine ayrılmış gibiydi. Ama ana hikaye ne kadar kötü olursa olsun, oyunun evreni gerçek bir adım öteydi. Ara sıra, yeni bir canavar türü, tarih ve mimari hakkında bilgi veren notlar veya sesli mesajlar ya da karakterlerin kendilerinden gelen notlar buluyordunuz. Sert ve acımasız eski oyuncular, D3'ü ciddiye almadılar çünkü oyunda istatistikleri değiştiremiyorsunuz ve birkaç tıklamayla tüm yeteneklerinizi kolayca yeniden atayabildiğiniz için oyun tarzınızı bozamıyorsunuz. O zamanlar bu gerçekten önemli bir şikayet gibi görünüyordu, ancak ileriye baktığımda durumun o kadar da net olmadığını söyleyebilirim. :D Plan iktidarsızlığı Biliyorsunuz, başlangıçta olay örgüsü hakkında bir şey yazmayı planlamamıştım. Aslında, uzun yazılarımın çoğunda olay örgüsünden kaçınırım, çünkü olay örgüsünü yeniden anlatmayı uzun bir yazının üzerine su dökmeye benzetirim. Ancak bir planım vardı: D3'ün metnini yazdıktan sonra -ya da daha doğrusu yazarken paralel olarak D4 oynuyordum ve sonra da D2 ve D3 ile kendimi işkenceye maruz bırakıyordum ve öyle aptalca olay örgüsü dönüşleriyle karşılaştım ki, bunları dile getirmeden duramadım. Diablo 2'nin hikaye açısından nasıl olduğunu hatırlayalım. Diablo 2'de, NPC'ler bize üç veya dört cümleden oluşan basit görevler veriyordu ve siz de etrafta koşup bunları tamamlıyordunuz. Sadece görev verenler konuşma yapıyordu. Basit ve özlüydü, ancak Diablo 3'te her şey farklı. Yazarlar dramayı artırdı ve oyun bolca sürpriz içeriyor, ancak bunların hepsi kötü adamların aptalca yorumlarının yanında sönük kalıyor. Tüm çılgınlık üçüncü perdede başlıyor (bu arada, Belial ikinci perdede de çok eğlendi). Azmodan her hareketimize yorum yapmaya başlıyor, ancak en komik şey, tüm kibirli konuşmalarının o kadar küstahça olması ki kendinizi utanmış hissediyorsunuz. Kelimenin tam anlamıyla en başında, "Duvarlara saldırıyoruz, siz gidin ve duvarları geri alın," diyor, sonra birliklerinin kalenin alt katlarına girdiğini söylüyor ve siz de gidip oradaki her şeyi temizliyorsunuz. Karakterin gelişimine dair düzgün bir anlatısal açıklama yerine, Azmodan'dan kaba ve doğrudan talimatlar alıyoruz. Ve işin komik tarafı, oyun içi notlardan birinde Azmodan'ın bir isyana önderlik eden ve kötülüğün büyük temsilcilerini Kutsal Alan'a sürgün eden zeki bir komutan olarak bahsedilmesi. Ve hemen şunu merak ediyorum: Zeki bir komutan, gücüyle o kadar övünebilir mi ki, tüm kozlarını Nephalem'e açıkça gösterir? Dördüncü Perdede, Baş Şeytan ortaya çıktığında durum aynı olacak. Diablo sadece başarılarımızdan bahsedecek ve kendi başarılarıyla övünecek. Sıkıcı ve aptalca. Prosedürel üretim ve seviyeler Şimdi Diablo 3'ün gerçekten tuhaf bir seviye oluşturma sistemine sahip olduğunu belirtmekte fayda var. Önceki oyunda dünyayı nasıl oluşturduğumuzu hatırlıyor musunuz? Unutun gitsin! Coğrafi konumu, boyutu veya şekli değişmeyen ana hikaye haritalarımız var. Sadece bu seviyelerin içeriği değişiyor. D2'de, bir yerden diğerine giden geleneksel geçidi nerede arayacağınızı önceden bilmiyordunuz ve doğru zindan olup olmadığını kontrol etmek için kelimenin tam anlamıyla her mağarayı didik didik aramanız gerekiyordu. D3'te durum farklı. Sonsuz kumları keşfettikten sonra, Zolton Kul arşivlerinin her zaman kuzeydoğuda olduğunu biliyorsunuz. Ve bu, neredeyse tüm ana, büyük görev yerleri için geçerli. Evet, prosedürel üretimin hala mevcut olduğu ve haritadaki konumlarının her zaman rastgele olduğu ara yerler olacak, ancak bu tür seviyeler çok daha az. En komik yanı, şahsen ilk bölümün en çok prosedürel olarak oluşturulmuş seviyelere sahip olduğunu düşünüyorum. O sözde "Acı Salonları" ve "Katedral"in karmaşık zindanları, Diablo 2'nin eski tarz ruhunu gerçekten yansıtıyor. İlk bölüm, dört bölümün en cilalı, en detaylı ve en güzel olanıydı. Ve bu hiç de şaşırtıcı değil: sonuçta, beta sürümünde oyuncular sadece ilk bölümün başlangıcını oynayabiliyordu ve bir noktada Diablo 3'ün oyuncuların etrafta koşup 15. seviyeye kadar yükselebildiği bir deneme sürümü bile vardı! Şimdi de son derece sınırlı seviye içeriği ve çeşitli ek aktivitelerden bahsetmemiz gerekiyor. Kelimenin tam anlamıyla her büyük konumda bir veya iki zindan olacak ve hepsi bu. Ara sıra ek görevlerle karşılaşacaksınız, ancak bunlar o kadar az ve seyrek ki, oyunun üçüncü oynayışında hepsini ezberlemiş olacaksınız. [h3]Lafı fazla uzatmadan, Diablo 3'ün orijinal sürümüyle ilgili şikayetlerimin listesi şöyle: [/h3][ol] [li]Zayıf olay örgüsü[/li] [li]Aptal kötü adamlar[/li] [li]Müzayede[/li] [li]Bir incir damlası[/li] [li]Oyun sonu yeterli değil.[/li] [li]Düşük Üretim ve Faaliyetler[/li] [li]Fazla renkli bir tarz. Önceki kasvetli havadan bir sapma.[/li] [li]Parşömenler ve iksirler kaldırıldı.[/li] [/ol] Ancak tüm bu önemli sorunlara rağmen, bence Diablo oynamaya devam ettim. Neden mi diye soruyorsunuz? Cevap basit. Temel oyun mekaniği ne olursa olsun bağımlılık yapıcıydı. Düşman ordularını yok etmekten "suçluluk duygusuyla karışık bir zevk" alıyordunuz ve ganimet avı (tamamen bozuk bir sistemle bile) her zaman sadece ganimet avıydı. Gerçek bir kumar bağımlısı olarak, karakterime uygun veya açık artırma evinde kâr getirecek o tek eşyayı bulmaya çalıştım. Ancak zaman geçtikçe, Blizzard'dan Diablo 3'ün oyun yönetmeninin değiştiğine dair haberler gelmeye başladı. Peki Blizzard neyi düzeltti? [h3]Diablo III: Ruhların Biçicisi ve Neredeyse Başarısız Bir Tez [/h3] Gamescom 2013'teki çıkışından yaklaşık bir yıl sonra Blizzard, ilk (ve tek büyük) genişleme paketi olan Reaper of Souls'u duyurdu. Genişleme paketinin ana düşmanı, insanlığın yaratılışını (serinin hikayesinin bir parçası olarak) hatırlatarak, tüm insanlara karşı soykırım yapmaya karar vermiş olan melek Malthael'dir. Lafı uzatmadan söyleyeyim ki, oyunun tonu (3D serisinin mevcut tasarım çerçevesi içinde mümkün olduğu ölçüde) değişti. Oyun daha karanlık bir hale geldi. Bu, açılış (ve tesadüfen tek) sinematiğinde bile belirgindi. Genişleme paketinin Türkiye bölgesi için çıkış tarihi, küresel çıkış tarihinden iki hafta sonra, 25 Mart 2014 yerine 15 Nisan 2014 oldu. Ancak bundan bir buçuk ay önce önemli bir şey yaşandı: 26 Şubat 2014'te, ganimet sistemini tamamen elden geçiren yeni 2.0.1 güncellemesi yayınlandı ve bu bir zaferdi. İkinci bir zafer ise 18 Mart 2014'te, açık artırma evinin devre dışı bırakılması ve tamamen kaldırılmasıyla geldi. Bu, şaşırtıcı bir olaydı. ARPG'lerin özünü mahveden bir sistem, utanç içinde bir kenara atıldı ve kötü bir rüya gibi unutuldu. İlginç bir bilgi: En büyük şaka, kelimenin tam anlamıyla bir anda, oyuncuların gerçek parayla satın aldıkları o süper pahalı eşyaların hepsinin birden hurdaya dönüşmesiydi. Öyle bir noktaya geldi ki, 61. seviye bir sihirli silah, o özel 60. seviye silahlardan daha iyi hale geldi. İlginç bilgi #2: Müzayedenin kapanmasıyla oyuncular iki eşitsiz gruba ayrıldı. Oyunun temel oynanışına değer verenler ve çoğunluğu oluşturanlar bu değişikliği olumlu karşıladı, diğerleri ise müzayedede alım satım yapmaktan keyif aldı. Yorumlarda en az bir kişinin müzayedenin kapanmasının üzücü olduğunu söyleyeceğinden neredeyse %100 eminim. Ek bir beşinci bölüm getirmenin yanı sıra, genişleme paketi hem bir paladine hem de paladin olmayan bir sınıfa benzeyen yeni bir Haçlı sınıfı da tanıttı. Seviye sınırı 70'e yükseltildi, Paragon sistemi yeniden düzenlenerek oyuncuların doğrudan istatistiklere yatırım yapmasına olanak sağlandı ve daha birçok yenilik eklendi. Ayrıca ek bir pasif yetenek yuvası ve ek güçlü yetenekler de tanıtıldı. Oyunun kendisi daha iyiye doğru dönüştürüldü. Kampanya, ilk saniyelerden itibaren büyüleyiciydi; Torment zorluğundaki yeni düşmanlar o kadar acı veriyordu ki, doğal olarak daha kolay zorluk seviyelerine geri dönmek zorunda kalıyordunuz. Hikaye, oynanış ve görseller açısından, kampanya, inanılmaz derecede yavan olan ana oyuna kıyasla anlaşılmaz bir seviye sunuyordu. Her yeni mekan, seride daha önce hiç görmediğimiz bir tasarımla bizi şaşırttı. Gotik Westmarch inanılmaz görünüyordu ve Urzael ile savaş sırasında çan benzeri tınılarıyla müzik tüylerimizi diken diken etti. Ve hepsi bu değil: oyun hiç yavaşlamadı, sürekli olarak bize yeni ve alışılmadık bir şeyler sundu. Tüm kampanya boyunca ağzım açık bir şekilde hayranlıkla izledim. Ama en komik şey, geliştiricilerin D3'ten sonraki küresel olay örgüsünün gelişimine nasıl bir köprü kurduklarıydı. Pandemonium Kalesi'nde, Sanctuary'nin nasıl yaratıldığının hikayesini ortaya koyan ses kayıtları buluyoruz. Peki tezin bununla ne ilgisi var diye soruyorsunuz? Şöyle ki, oyunun çıkışı tam da tezimi yazmam gereken zamana denk geldi, ama konum çok saçma olduğu için Diablo oynayarak daha iyi bir hayat yaşamaya karar verdim ve tez bir hiç oldu. Neyse ki, "B" notu aldım. Ve her şey yolunda bitti. Oyunda bir sürü çılgın şey de birikmişti. [b]Reaper of Souls'da Oyun Sonu [/b]Geliştiriciler, temel sorunlardan biri olan ganimet sorununu çözerek oyunun son aşamasını da eğlenceli hale getirdiler. Diablo gibi bir oyunda tekerleği yeniden icat etmenize gerek yok; sadece rastgelelik eklemeniz yeterli. Genişleme paketinin geliştiricileri de tam olarak aynı fikre sahipti ve oyunun son aşamasına rastgele görevler ve rastgele portallar ekleyerek buna basitçe "Macera Modu" adını verdiler. Güncellenen Efsanevi eşya düşme oranı özel bir ilgiyi hak ediyor. Daha sık düşmeye başlamaları başlangıçta memnuniyet vericiydi, ancak zamanla çoğu Efsanevi eşyanın tamamen işe yaramaz olduğu anlaşıldı. Bunu fark eden geliştiriciler, daha sonra eşya benzersizliğinde daha fazla kademe ekleyerek "Antik" etiketini eklediler; bu da her açıdan orijinal Efsanevi eşyaların geliştirilmiş versiyonlarıydı. Oyunun portalları, tanıdık Nephalem ruhu Alaric tarafından denetleniyor. Portal dikilitaşı her bölümde bulunuyor ve becerilerinizi ister normal versiyonda (Nephalem Yarığı) ister gelişmiş versiyonda (Büyük Yarık) güvenle test edebilirsiniz. Her iki portalın amacı da temelde aynı: sona ulaşmak ve koruyucuyu öldürmek, ancak ayrıntılarda farklar var. Normal (Nephalem) Yarıkta, yaratıklar ganimet düşürürken, Büyük Yarıkta ganimet yoktur, çünkü birincil amacımız koruyucuyu yenmek ve Efsanevi Taşı yükseltmektir. Zorluk seviyelerinde de farklılıklar var: normal bir portal mevcut oyun dünyasının zorluğuna uyarken, Büyük Yarıkta zorluğu biz seçiyoruz. Geliştiricilerin portal mekaniğiyle ilgili temel amacı eğlence ve çeşitlilikti. Her portal seviyesi, orijinal oyundaki ve genişleme paketindeki mevcut haritalar ve varlıklar temel alınarak rastgele oluşturulur. Rastgele seviyelere ek olarak, oyuncular bir portaldan geçerken, oyunun kurallarını temelden değiştiren ve ekstra heyecan katan benzersiz tapınaklar bulabilirler. Bir tanesi haritadaki her şeyi kelimenin tam anlamıyla yakıp kül eden bir yıldırım güçlendirmesi verebilir, bir diğeri insanüstü hız kazandırabilir ve üçüncüsü hasarı astronomik boyutlara çıkarabilir. Bu tapınaklar dengeyi bozsa da, süreleri kısadır. Bu tapınaklarla ilgili en önemli şey, bir miktar eğlence ve heyecan katmalarıdır. Kişisel deneyimime dayanarak şunu söyleyebilirim: Görevler ve portallar ortaya çıktığı anda, oyunun geri kalanında takılmayı bıraktım. Ve garip bir şekilde, benim için bu fazlasıyla yeterliydi. Oyun tüm ihtiyaçlarımı tam olarak karşıladı. Evet, daha sonraki güncellemelerle tam teşekküllü zindanlar ve Kanai'nin Küpü eklendi. Ama benim için en büyük sürpriz, bazı mekanların daha sonra nasıl genişletildiği oldu. Örneğin, hikayede Tyrael'i bulduğumuz Leoric Kalesi'ni ele alalım: Uzun süre boyunca, sadece sağa doğru küçük bir sapak vardı ve çıkmaz sokakla son buluyordu. Şimdi, güncellemelerden sonra, tam teşekküllü bir mekan haline geldi. Aynı şey Secheron Harabeleri için de geçerli. Önce eski dostumuz Zolton Cool ile karşılaşıyoruz, bizi trollüyor ve her şeyi ağzımız açık izliyoruz, sonra üçüncü bölümde ek bir mekan olduğunu görünce şaşkına dönüyoruz ve son olarak orada basit bir olay örgüsü bile olduğunu görünce şaşkına dönüyoruz. Reaper of Souls'taki en önemli üretim yeniliği, yeni bir zanaatkar olan Büyücü'nün (Falcı) tanıtılmasıdır. Görünüm değiştirme (transmogrification) konusunu atlıyorum çünkü bu kozmetik bir eşya, ancak burada en önemli şey büyüleme. Büyülemeler, bir eşyanın bir özelliğini başka bir özellik ile değiştirmenize olanak tanır. Bu, yapınızı oluştururken size daha fazla esneklik sağlar. Yani, kritik hasara çok önem veriyorsanız, bu özelliği uygun herhangi bir ekipmana büyüleyebilirsiniz. Doğal olarak, bundan sonra eşya hesabınıza bağlanır. Kanai'nin Küpü, genişleme paketinin yayınlanmasından yaklaşık bir yıl sonra tanıtıldı ve oyuncuların mevcut eşyalarını değiştirmelerine olanak tanıyor. Küp, eşyaları kaldırabilir, ekleyebilir ve yeniden düzenleyebilir ve en yüksek zorluk seviyelerine meydan okumayı planlayanlar için çok önemlidir, çünkü standart ekipman ilk birkaç Torment modu için yeterlidir, ancak bundan sonra, sürekli olarak eşya üretmeniz ve ganimet toplamanız gerekecektir. Kadala, Diablo 2'deki Kumarbaz'a en çok benzeyen yeni bir tüccar. Kumarbaz'da, özelliklerini bilmediğimiz mallara para harcıyorduk. Temelde aynı, küçük bir istisna dışında: buradaki para birimi altın değil, macera görevlerini, portalları tamamlayarak veya bazı açgözlü goblinleri öldürerek elde edebileceğimiz Kan Parçaları. Bu mekaniğin mükemmel bir şekilde uygulandığını söyleyemem, çünkü deneyimime göre Kadala'yı sadece Kan Parçası limitime ulaştığımda ve daha fazla koleksiyon için bir şey satın almam gerektiğinde kullandım. Temelde, sürekli Kadala'ya koşup ihtiyacım olan eşyayı tekrar tekrar satın alıyordum. Çoğu zaman aldığım şey hurda oluyordu ve onu da hurdaya ayırıyordum. Bu genişleme paketinin konusu, ana oyunun hikayesini Diablo'nun yok edildiği andan itibaren devam ettiriyor. Tyrael, Karanlık Ruh Taşı'nı saklamaya karar verdi, ancak sonra Malthael geldi ve her şey altüst oldu... Ana olay örgüsünü koruyacağız, ancak Westmarch sokaklarında gelişen daha küçük hikayelere odaklanacağız. Kelimenin tam anlamıyla her mini mekân (evlere ve bodrumlara rastgele oluşturulan girişlerden bahsediyorum) birbirine bağlı olaylar içeriyordu. Burada, halk ayaklanıyor; burada, Westmarch Kralı'nın notlarını okuyoruz. Ve işin tuzu biberi, kralın suikastı ve lordlardan birinin başarısız askeri darbesi. Komik olan şu ki, bir hedeften diğerine acele ederseniz, bunların hepsini kaçırabilirsiniz. Ve tüm bu küçük hikayeler size oyun dünyasının gerçekliğini hissettiriyor - gerçeklik değil, canlılık. Yoldaşlarımızın her biri (Cormac, Lyndon, Eirina) kişisel görevler aldı ve bu çok eğlenceliydi. Ama Kuyumcu'nun (Cimri Shen) kişisel bir görev zinciri almasına ne kadar şaşırdığımı tahmin edin. Ve bunun gibi bir sürü küçük şey var. Üçüncü perdenin sonunda Adria'nın nasıl kaçtığını hatırlıyor musunuz? ROS'ta hak ettiği cezayı aldı. Bu konuda, detaylara gösterilen özen açısından, genişleme paketi iki, üç, dört kat daha üstün. Orijinal oyunun dört perdesi kadar olay örgüsü eklemişler, metrekare başına daha fazla olay var ve hatta müzik bile daha iyi. Bir keresinde genişleme paketinin ana parçalarını çalma listeme eklemiştim çünkü o kadar güçlü ve çarpıcıydılar ki tüylerim diken diken olmuştu. [h3]Diablo III: Necromancer'ın Yükselişi[/h3] Yeni bir sınıf. Ve ne kadar da yeni! Diablo serisindeki en sevdiğim sınıflardan biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ancak daha fazlasını söyleyemem. Sınıf farklılıklarını ve build'lerini mi anlatmalıyım? Bu, binlerce kez açıklanmış olan uzmanlaşmış sitelerin halledebileceği bir şey. Genel olarak, incelemelere bakılırsa, oyun topluluğunun bu genişlemeye tepkisi karışık oldu, ancak 2015'te en son Diablo 3 oynayan biri olarak benim için geri dönmek için fazlasıyla yeterli bir sebepti. 2000'lerin başlarından ortalarına kadar, Diablo'nun kontrol şeması nedeniyle konsollara düzgün bir şekilde aktarılamayacağı fikriyle tekrar tekrar karşılaştım. Ve işin komik yanı, bu varsayımın çok gerçek bir temeli var: PC'den altıncı nesil konsollara çok az oyun aktarıldı. Çoğu zaman, çıkan oyunlar aktarma bile değildi, daha ziyade mevcut oyunların yeniden tasarlanmış halleriydi. PS2 için Heroes of Might and Magic: Quest for the Dragon Bone Staff veya Xbox için Far Cry Instincts'i düşünün. PC donanımı o nesli atlamıştı, bu yüzden ikonik serileri PC'ye çıkarmak tamamen anlamsızdı. Strateji oyunları ve nişancı oyunları kenara itildi. Blizzard'ın D2'yi neden konsollara çıkarmadığı aklım almıyor, ama açıkça bir kontrol sorunu değildi. Sonuçta, ilk Diablo oyunu beşinci nesil konsollar döneminde orijinal PS5'te, Doom 64 Nintendo 64'te ve strateji oyunu Command and Conquer PlayStation, Sega Saturn ve Nintendo 64'te piyasaya sürüldü. Dolayısıyla bunun bir kontrol sorunu olmadığı açıkça ortada. Gelin 2013 yılına, özellikle de Eylül ayına geri dönelim, çünkü 3 Eylül, Diablo 3'ün Xbox 360 ve PlayStation 3 için piyasaya sürüldüğü tarihti. Açıkçası, bu sürümler hakkında pek bir şey bilmiyorum, sadece başlangıçta açık artırma evini kaldırdıklarını ve oyunun genel havasını tamamen değiştiren bir özellik eklediklerini biliyorum: zar atma sistemi. Konsol sürümünü başlattığınız anda gerçek bir şok yaşayacaksınız. Öncelikle, karakter kontrolü tamamen konsola aktarılmış. Fareyle hareket vektörlerini belirlediğimiz durumun aksine, burada hareketin kontrolü tamamen joystick'te. Ve bu, arkadaşlar, oyunun hissiyatını tamamen değiştiriyor. Diablo'nun sıra tabanlı veya masaüstü RPG'ler üzerine kurulu olduğu geçmişle olan sınırlar silindi. Oyun artık gerçek bir slasher oyunu. Ve bu hiç de olumsuz bir şey değil. Sözlerimin bazılarında öfkeye hatta kızgınlığa yol açabileceğini tamamen anlıyorum, ancak konsol kontrolleri oyuna yeni bir soluk getirdi ve onu dönüştürdü. Yeni karakter kontrol sisteminin yanı sıra, yuvarlanma yeteneği de eklendi. Yuvarlanma dengesiz. Yuvarlanma, konsol sürümünü PC sürümünden daha iyi yapan şey. Küçük bir mekanik, karmaşıklıktan kaçınmamızı sağlayarak savaşta hafif bir avantaj sağlıyor. Yine de, eğer dayanılmaz bir yük üstlenmişseniz ve sondan bir önceki zorluk seviyesinde bir serseri gibi sürünüyorsanız, yuvarlanma size yardımcı olmayacaktır, ancak küçük bir çatışmada bu mekanizma sizi kurtarabilir. Oyun tamamen gamepad kullanımı için optimize edildiğinden, arayüz, karakter penceresi ve envanter tamamen yeniden tasarlandı. Ve çözümün mükemmel olduğunu söyleyemem. Port geliştiricileri, konsol kontrollerinin standart bir envanteri mikro yönetmeyi zorlaştıracağını fark ettiler (ki bu doğru, bu arada), bu yüzden tavizler verdiler ve aşağıdaki sistemi önerdiler. 60 öğeden oluşan sınırlı bir envanterimiz var. Bir öğeyi aldığınızda, öğe türüyle ilgili ayrı bir sekmeye eklenir. Yani, bir kılıç alırsanız, silah deposunuza gider, bir kalkan sol elinizdeki kalkanlar ve diğer yardımcı öğeler sekmesine gider, kemerler kemer sekmesine gider—anladınız sanırım. Bu mantıklı geliyor, ancak pratikte daha az sezgisel hale geldi ve aşırı yüklenmiş gibi hissettiriyor. Bunu anlayan geliştiriciler, yeni öğelerin eklendiği sekmelere görsel efektler eklediler. Yani, envanter arayüzü mekaniğinin bozulmuş gibi göründüğünü söyleyebiliriz, ancak geliştiriciler gerçek bir dengesizlik ekliyorlar: Her eşya aldığınızda, üç ana istatistiğinin (zırh, hasar ve sağlık yenilenmesi) önizlemesini görüyorsunuz. Ve bu inanılmaz derecede dengesiz. Sanki %99 oranında satmanız veya parçalamanız gereken bir sürü ıvır zıvırla bombardımana tutuluyorsunuz, ancak her istatistiğin altında üç yeşil üçgen olan bir eşya gördüğünüz anda, büyük ikramiyeyi vurduğunuzu güvenle söyleyebilirsiniz. Envanter arayüzü dışında, diğer tüm unsurlara neredeyse hiç dokunulmadı. Evet, ana ekrandaki beceri çubuğu ve sağlık göstergeleri yeniden düzenlendi, ancak "Aman Tanrım, kutsal bir şeye dokunmuşlar" diye bağırmayı aklınızdan bile geçirmeyin. Hayır, burada en önemli şey oyun deneyimiydi ve öyle kalmaya devam ediyor ve bu da etkilenmedi. Nintendo Switch sürümüne özel bir övgüde bulunmak istiyorum. Diablo 3, Civilization VI ile birlikte bu konsoldaki ana oyunlarım oldu. Tüm o Zelda, Mario ve Metroid oyunları beni bu iki oyun kadar büyülemedi. Geliştiriciler, oyunu taşınabilir bir konsolda sorunsuz çalıştırmak için dinamik çözünürlük gibi çeşitli hilelere başvurmak zorunda kaldılar, ancak mesele bu değil. Mesele şu ki, bu taşınabilir bir konsolda tam teşekküllü bir Diablo 3. Ve en iyi yanı, oyunun son aşamasının Switch felsefesine mükemmel bir şekilde uyması. Metroya biniyorsunuz, oyuna giriyorsunuz, birkaç portaldan geçiyorsunuz ve işte, istasyonunuza ulaşıyorsunuz. Eski zamanların oyuncularının dediği gibi, oyunun omurga odaklı bir oynanışı var. Ve bu doğru. Beyninizi kapatıp oyunun tadını çıkarıyorsunuz. Müzik Oyunun müzikleri özel bir övgüyü hak ediyor. Naçizane fikrime göre, bu genişleme paketi orijinal oyuna kıyasla çok daha üstün müzikler içeriyor. Bu yüzden birkaç parçayı dinleyip kendiniz karar vermenizi tavsiye ederim. Karakterler, yetenekleri veya nitelikleri hakkında ayrıntılara bilerek girmedim. Her bir mücevherin sağladığı güçlendirmeleri bilerek anlatmadım. Macera Modunda set ekipmanınızı nerede ve nasıl yükseltebileceğinizi bilerek anlatmadım. Bu metnin amacı, Diablo 4 oynamaya başladıktan sonra, yaratıcıların çeşitli röportajlarda aksini belirtmelerine rağmen, Diablo 4'ün neredeyse tüm mekanikleri D3'ten, D2'den ise neredeyse hiçbir şey ödünç aldığını giderek daha fazla düşünmeye başlamamdı. Asıl mesele, oyunculara yönelik sözde "hardcore" yaklaşımından vazgeçerek, serinin, piyasaya sürüldükten sonra orada yerleşmiş eski hayranlarından bazılarını kaybetmesine rağmen, seriye yeni hayranlar kazandırması ve bu yeni hayranların da seriyle birlikte dördüncü oyuna geçmesidir. Üçüncü oyun (bazıları için) ne kadar tartışmalı olsa da, seriye daha sonra dördüncü oyunda geliştirilen yeni unsurlar ekledi. Evrim mi? Devrim mi? Durgunluk mu? Herkes kendi kararını vermekte özgür, ancak geliştiricilerin kendi yollarını çizmeye ve hayranlara boyun eğmemeye karar vermeleri, serinin kendine özgü bir biçimde daha da gelişmesine olanak sağladı. Oyun, bazı RPG unsurlarını bir kenara bırakarak sessizce yeni bir tür nişi oluşturdu ve RPG ile basit bir slasher oyunu arasında bir geçiş oyunu haline geldi. Bir slasher oyununda temel amacınız düşmanları olabildiğince etkili bir şekilde yok etmek için tüm kombinasyonları ezberlemekken, burada tam tersi geçerli. Temel amacınız, tek bir düğmeye veya tuşa basarak, olabildiğince az çabayla düşman ordularını yok edebilmek için eşyaları ve yetenekleri birleştirmek. Tartışmalı grafik stili ilk başta utanç verici ve yersiz görünse de, piyasaya sürülmesinden 14 yıl sonra, garip bir şekilde oyunun görsel olarak hâlâ güncel olduğunu ve gözü cezbedecek bir şeyler sunduğunu fark ediyorsunuz. Evet, evet, evet, işte yine stilize grafiklerin daha iyi yaşlanıp yaşlanmadığı tartışmasına geri döndük. Oyun daha kullanıcı dostu ve kullanışlı hale geldi. Konsol sürümleri artık port gibi değil, aynı oyunun daha da geliştirilmiş bir versiyonu gibi hissettiriyor. Konsollarda gerçekten ikinci bir nefes aldım ve PC sürümüne geri dönmek fiziksel olarak acı vericiydi. Klavye ve fare kullanmaya o kadar alışkın değildim ki, oynamak ve karakteri kontrol etmek fiziksel olarak zordu. Konsol sürümü bölümünde daha önce bahsettiğim yuvarlanma özelliği dördüncü sürüme taşındı; bu da konsol sürümlerinin PC sürümüyle aynı önemde olduğunun önemli bir göstergesi. PC'de yaklaşık 700-800 saat, Xbox'ta (oyunu derlerken) 82 saat ve Sych'te de yaklaşık 80 saat oynadım ve bunu yazarken PS5'te de hikaye modunu oynuyorum. Skyrim ve GTA ile birlikte, o zamanlar sahip olduğum neredeyse her platformda satın aldığım birkaç oyundan biri ve hiçbir şeyden pişman değilim. Kusursuz bir oyun değil, sorunları var ve serinin her hayranı, itiraz etmenin imkansız olduğu bir sürü şikayeti sıralayabilir. Ama ben bu oyunu seviyorum. Bana verdiği akış hissini, beni içine çekmesini ve beynimi kapatmasını seviyorum. Başlangıçta metni daha kapsamlı hale getirmeyi planlamıştım. Serinin Diablo 2'nin fikirlerinden nasıl uzaklaştığını ve Diablo 4'e nasıl dönüştüğünü ayrıntılı olarak incelemek istiyordum. Ama doğal olarak tembelleştim. Tıpkı oyun için video çekmeye üşendiğim gibi. Kısacası, burada sunulan görüntülerin %90'ı herkese açık olarak mevcut. Teşekkürler.
    Beğen
    10
    3 Cevaplar 0 Paylaşımlar 1B Görüntülemeler 0 Değerlendirmeler
  • GTA V özel sunucularının yaratıcısı olan NoPixel ekibi tarafından geliştiriliyor
    Rockstar, GTA V için nopixel V RP sunucusunu Eylül 2025'te tanıtmıştı. Şimdi ise stüdyo, kapalı testlerin 8 Eylül'de başlayacağını duyurdu.
    GTA V'in resmi rol yapma sunucusunun kapalı testleri eylülün 8'inde başlayacak.
    Nopixel V, rol yapma oyunları için tasarlanmış popüler GTA V özel sunucularının yaratıcısı olan NoPixel ekibi tarafından geliştiriliyor. Bu sunucular, özellikle yayıncılar sayesinde büyük bir popülerlik kazandı.

    Nopixel V, geliştirilmiş bir karakter özelleştirme sistemi ve kumarhaneler ve tüm mahalleler de dahil olmak üzere yeni Los Santos mekanları içerecek. Ekip ayrıca grafikleri güncelledi, ek aktiviteler ekledi ve NPC'leri yeniden tasarladı.

    Oyuncular ayrıca kendi gayrimenkullerini de satın alabilecekler: geliştiriciler, apartman daireleri, evler ve depolar da dahil olmak üzere 1.000'den fazla mülk hazırladı.
    GTA V için ilk resmi rol yapma sunucusu olacak olan nopixel V'nin tam lansman tarihi henüz bilinmiyor.
    Rockstar, GTA V için nopixel V RP sunucusunu Eylül 2025'te tanıtmıştı. Şimdi ise stüdyo, kapalı testlerin 8 Eylül'de başlayacağını duyurdu. [quote]GTA V'in resmi rol yapma sunucusunun kapalı testleri eylülün 8'inde başlayacak.[/quote] Nopixel V, rol yapma oyunları için tasarlanmış popüler GTA V özel sunucularının yaratıcısı olan NoPixel ekibi tarafından geliştiriliyor. Bu sunucular, özellikle yayıncılar sayesinde büyük bir popülerlik kazandı. Nopixel V, geliştirilmiş bir karakter özelleştirme sistemi ve kumarhaneler ve tüm mahalleler de dahil olmak üzere yeni Los Santos mekanları içerecek. Ekip ayrıca grafikleri güncelledi, ek aktiviteler ekledi ve NPC'leri yeniden tasarladı. Oyuncular ayrıca kendi gayrimenkullerini de satın alabilecekler: geliştiriciler, apartman daireleri, evler ve depolar da dahil olmak üzere 1.000'den fazla mülk hazırladı. GTA V için ilk resmi rol yapma sunucusu olacak olan nopixel V'nin tam lansman tarihi henüz bilinmiyor.
    Beğen
    9
    0 Cevaplar 0 Paylaşımlar 356 Görüntülemeler 0 Değerlendirmeler
  • Ryzen 7 7800X3D şişmeye ve yanmaya devam ediyor
    Ryzen 7 7800X3D, en yeni BIOS sürümüne sahip AM5 anakartlarda bile şişmeye ve yanmaya devam ediyor.

    Videocardz'ın bildirdiğine göre, üst düzey AMD X3D işlemcilerin sahipleri işlemci arızaları yaşamaya devam ediyor.

    En son yangın raporu bu yılın 12 Ağustos'unda Reddit'te yayınlandı. Raporu, Ryzen 7 7800X3D işlemci, MSI PRO X870-P WIFI anakart, 16 GB DDR5-6000 RAM ve MSI A750GL PCIE5 güç kaynağına sahip bir sistem sahibi olan Magoth04 adlı bir kullanıcı paylaştı. Kullanıcı, anakartın en son BIOS sürümünü kullandığını ve işlemcinin varsayılan ayarlarda çalıştığını, manuel olarak hız aşırtılmadığını veya voltaj düşürülmediğini iddia ediyor.

    Ancak bunların hiçbiri kullanıcıyı hasardan kurtaramadı. Dahası, çipin arka tarafında, şişmiş bir alt tabaka şeklinde açıkça görülebilen yanma izleri mevcut. Kullanıcı, para iadesi talebinde bulunmak için AMD'nin RMA departmanıyla iletişime geçti.
    Ryzen 7 7800X3D, en yeni BIOS sürümüne sahip AM5 anakartlarda bile şişmeye ve yanmaya devam ediyor. Videocardz'ın bildirdiğine göre, üst düzey AMD X3D işlemcilerin sahipleri işlemci arızaları yaşamaya devam ediyor. En son yangın raporu bu yılın 12 Ağustos'unda Reddit'te yayınlandı. Raporu, Ryzen 7 7800X3D işlemci, MSI PRO X870-P WIFI anakart, 16 GB DDR5-6000 RAM ve MSI A750GL PCIE5 güç kaynağına sahip bir sistem sahibi olan Magoth04 adlı bir kullanıcı paylaştı. Kullanıcı, anakartın en son BIOS sürümünü kullandığını ve işlemcinin varsayılan ayarlarda çalıştığını, manuel olarak hız aşırtılmadığını veya voltaj düşürülmediğini iddia ediyor. Ancak bunların hiçbiri kullanıcıyı hasardan kurtaramadı. Dahası, çipin arka tarafında, şişmiş bir alt tabaka şeklinde açıkça görülebilen yanma izleri mevcut. Kullanıcı, para iadesi talebinde bulunmak için AMD'nin RMA departmanıyla iletişime geçti.
    Beğen
    2
    0 Cevaplar 0 Paylaşımlar 730 Görüntülemeler 0 Değerlendirmeler
  • XDA, eski ekran kartlarının ömrünü uzatmanın ve RTX 5000 veya RX 9000 olmadan AAA oyunları oynamanın yollarını açıklar...
    Bileşenler bu kadar pahalıyken, yeni bir ekran kartı almak için acele etmenin bir anlamı yok. Ama ya mevcut ekran kartınız en yeni AAA oyunlarında alışılmış 60 fps'yi vermiyorsa?

    Doğru grafik ayarları, akıllı ölçeklendirme ve üçüncü taraf yardımcı programlar yardımcı olabilir. Tüm bunlar, 3-4 yıllık bir GPU'ya yeni bir hayat verebilir. İşte XDA'dan, oyun performansından ödün vermeden GeForce RTX 5000 veya Radeon RX 9000'de tasarruf etmenize yardımcı olacak dört temel ilke.
    Genellikle darboğaz, GPU'nun işlem gücü değil, video belleğinin yetersizliğidir. Grafik kartınız 8-10 GB belleğe sahipse, özellikle ışın izleme (ray tracing) ile 1440p veya 4K çözünürlükte "ultra" ayarları unutun. Doku ve gölge kalitesini düşürmek çok önemlidir. Bu, FPS'nizi önemli ölçüde artıracaktır. Ayrıca render çözünürlüğüyle de denemeler yapabilirsiniz. %5-10'luk bir azalma, render bulanıklığı olmadan bir artış sağlayacaktır.

    Tüm ayarların görüntü üzerinde aynı etkisi yoktur. Gölge kalitesi, hacimsel sis, bulutlar ve genel aydınlatma güvenli bir şekilde orta değerlere düşürülebilir. Kenar yumuşatma da devre dışı bırakılabilir.

    Günümüzde DLSS ve FSR görüntü ölçekleme teknolojileri o kadar gelişmiş durumda ki, Dengeli ve Performans modları hareket kalitesinden neredeyse ayırt edilemez hale geldi. Kare hızındaki artış buna fazlasıyla değer.

    Son olarak, ekran kartınız DLSS veya FSR'yi desteklemiyorsa, üçüncü parti yazılımlar kullanmak mantıklıdır. Örneğin, OptiScaler, DLSS Enabler veya Lossless Scaling. Bunlar herhangi bir GPU'da çalışır. Görüntüde bozulmalar mevcut olsa da, tek oyunculu oyunlarda neredeyse hiç fark edilmezler ve FPS artışı gözle görülürdür.
    Alıntıdır...
    Bileşenler bu kadar pahalıyken, yeni bir ekran kartı almak için acele etmenin bir anlamı yok. Ama ya mevcut ekran kartınız en yeni AAA oyunlarında alışılmış 60 fps'yi vermiyorsa? Doğru grafik ayarları, akıllı ölçeklendirme ve üçüncü taraf yardımcı programlar yardımcı olabilir. Tüm bunlar, 3-4 yıllık bir GPU'ya yeni bir hayat verebilir. İşte XDA'dan, oyun performansından ödün vermeden GeForce RTX 5000 veya Radeon RX 9000'de tasarruf etmenize yardımcı olacak dört temel ilke. [quote][i]Genellikle darboğaz, GPU'nun işlem gücü değil, video belleğinin yetersizliğidir. Grafik kartınız 8-10 GB belleğe sahipse, özellikle ışın izleme (ray tracing) ile 1440p veya 4K çözünürlükte "ultra" ayarları unutun. Doku ve gölge kalitesini düşürmek çok önemlidir. Bu, FPS'nizi önemli ölçüde artıracaktır. Ayrıca render çözünürlüğüyle de denemeler yapabilirsiniz. %5-10'luk bir azalma, render bulanıklığı olmadan bir artış sağlayacaktır. Tüm ayarların görüntü üzerinde aynı etkisi yoktur. Gölge kalitesi, hacimsel sis, bulutlar ve genel aydınlatma güvenli bir şekilde orta değerlere düşürülebilir. Kenar yumuşatma da devre dışı bırakılabilir. Günümüzde DLSS ve FSR görüntü ölçekleme teknolojileri o kadar gelişmiş durumda ki, Dengeli ve Performans modları hareket kalitesinden neredeyse ayırt edilemez hale geldi. Kare hızındaki artış buna fazlasıyla değer. Son olarak, ekran kartınız DLSS veya FSR'yi desteklemiyorsa, üçüncü parti yazılımlar kullanmak mantıklıdır. Örneğin, OptiScaler, DLSS Enabler veya Lossless Scaling. Bunlar herhangi bir GPU'da çalışır. Görüntüde bozulmalar mevcut olsa da, tek oyunculu oyunlarda neredeyse hiç fark edilmezler ve FPS artışı gözle görülürdür.[/i][/quote] Alıntıdır...
    Beğen
    3
    0 Cevaplar 0 Paylaşımlar 1B Görüntülemeler 0 Değerlendirmeler
  • NVIDIA ve AMD GPU fiyatlarını yükseltiyor
    AMD benzer bir mektup gönderdi bu durumunda, Ağustos ayındaki değişiklik en az %10 olacak.

    Video kartları üreticileri, sırayla, tüketiciler için ürünlerin maliyetini artırabilir. Yeni partiler için satın alma maliyetinden bahsettiğimiz gerçeğine rağmen, video kartı üreticileri zaten mevcut olan fiyatları yükseltmek için durumdan yararlanabilirler.

    Durum, bellek pazarındaki krizden kaynaklanıyor ve yakın tarihli bir raporda, ana üreticilerinden Samsung, 2027’deki teslimatlardaki durumun 2026’dan bile daha kötü olacağını söyledi.

    Dolayısıyla kriz en azından 2028 sonuna kadar sürecek. Samsung’un kendisi harika hissediyor son çeyrek için bellek talebi sayesinde faaliyet karı, bir yıl önce 17,7’ye karşı 62 milyar dolar olarak gerçekleşti.
    AMD benzer bir mektup gönderdi bu durumunda, Ağustos ayındaki değişiklik en az %10 olacak. Video kartları üreticileri, sırayla, tüketiciler için ürünlerin maliyetini artırabilir. Yeni partiler için satın alma maliyetinden bahsettiğimiz gerçeğine rağmen, video kartı üreticileri zaten mevcut olan fiyatları yükseltmek için durumdan yararlanabilirler. Durum, bellek pazarındaki krizden kaynaklanıyor ve yakın tarihli bir raporda, ana üreticilerinden Samsung, 2027’deki teslimatlardaki durumun 2026’dan bile daha kötü olacağını söyledi. Dolayısıyla kriz en azından 2028 sonuna kadar sürecek. Samsung’un kendisi harika hissediyor son çeyrek için bellek talebi sayesinde faaliyet karı, bir yıl önce 17,7’ye karşı 62 milyar dolar olarak gerçekleşti.
    Beğen
    5
    0 Cevaplar 0 Paylaşımlar 654 Görüntülemeler 0 Değerlendirmeler
  • Lunacy Louder Nasıl Bir Kulaklık? Türkiye’ye Gelecek mi?

    Lunacy Louder Kulaklık Türkiye

    Dürüst olalım: Lunacy Louder, ilk bakışta insanı güldüren, ama sonra bir şeyleri kaçırdığınızı hissettiren kulaklıklara benziyor. Pazarlama taktiğine bağlanamayacak kadar çok cazip özelliği var: 60 saate kadar pil ömrü, iki değiştirilebilir pil, şarj istasyonu, mini pil yedekleme ve iki bağlantı yöntemi.

    Lunacy Louder neden ilgi görüyor ki?

    Çoğu "yeni amiral gemisi" telefonun sorunu, ya çok gösterişli görünmeleri ya da iyi performans göstermeleri, ancak gerçek bir vizyondan yoksun olmalarıdır. Lunacy Louder bu kategoriye girmiyor: çok büyük bir fikirleri var: sizi şarj cihazının yanında yaşamaya zorlamayan kablosuz oyun kulaklıkları üretmek.

    Bu sadece "evet, Bluetooth, evet, RGB, ne olmuş yani?" demekle kalmıyor. Burada size hemen bir şarj istasyonu, iki pil ve net bir senaryo sunuluyor: biri bittiğinde ikincisini takabiliyorsunuz ve müziğiniz, oyununuz veya görüşmeniz kesintiye uğramıyor. Herkesin sürekli kablolar ve şarj cihazlarıyla uğraşmaktan bıktığı 2026 yılında, bu yaklaşım sadece uygun değil, aynı zamanda son derece zamanında görünüyor.

    Başka bir amiral gemisi yerine sıra dışı bir fikir.

    Louder'ın çekiciliğinin sırrı, "sıradan bir oyun kulaklığı" olmaları değil. Lunacy'nin, geleneksel markaların "uzun pil ömrü" iddialarıyla geçiştirmeyi tercih ettiği bir sorunu gerçekten çözmüş olmalarıdır.

    Burada pil ömrü sadece bir iddia değil, bir mekanizma. İki pil, kulaklığın içindeki bir tampon ve bir şarj istasyonu dahil; bunlar sadece süsleme değil, tam teşekküllü mühendislik özellikleri. Ve insanlar genellikle bu tür şeyleri tartışmaya, arkadaşlarına iletmeye ve incelemelerde detaylıca ele almaya başlıyorlar.

    Bu durum 2026'da neden önemli?

    Çünkü piyasa, görünüşte kullanışlı ancak sürekli dikkat gerektiren sıkıcı kablosuz kulaklıklardan bıktı. 2026'daki kullanıcılar sadece "çalışan" değil, baş ağrısı yaratmayan bir şey istiyorlar.

    Lunacy Louder tam da bu noktaya değiniyor: Eğer kulaklıklar gerçekten 60 saate kadar dayanıyorsa ve pil değişimi kullanımını kesintiye uğratmıyorsa, bu artık sadece pazarlama hilesi değil, her gece şarj etme endişesinden kurtulmak için bir neden. Ve evet, bu küçük bir şey gibi görünebilir, ta ki böyle bir cihazla yaşamaya başlayana kadar.

    İçlerinde ne var?

    Şimdi asıl konuya gelelim. Lunacy Louder, 50 mm ve 30 mm sürücülere sahip iki yollu hoparlörler kullanıyor; bu da "herkesin kullandığı sıradan hoparlörler" olmadıkları, aksine daha temiz bir frekans ayrımı elde etme girişimi oldukları anlamına geliyor. Teoride bu, sesin daha odaklı olabileceği anlamına gelir: ayak sesleri kaybolmaz, orta frekanslar bulanıklaşmaz ve bas her şeyi ezmez.

    Üstelik kulaklıklar aynı anda iki dünyada birden çalışıyor: Gecikmesiz oyun deneyimi için 2.4 GHz ve telefonunuz, dizüstü bilgisayarınız ve normal günlük kullanımınız için Bluetooth 5.4. Yani bu sadece "PC'ye özel" bir kulaklık değil, masaya bağlı kalmadan yanınızda taşıyabileceğiniz bir cihaz.

    Her bir kasede iki sürücü

    Bu, en ikna edici noktalardan biri. 50 mm + 30 mm çift yönlü tasarım, tartışmaya girmeden önce test etmek isteyeceğiniz bir şey gibi görünüyor.

    Genellikle etkileyici bir ürünü vasat bir üründen ayıran da bu tür çözümlerdir: üretici sadece büyük bir hoparlör takmakla kalmaz, bunun yerine sesi daha kontrollü ve canlı hale getirmeye çalışır. Bu, özellikle oyun için faydalıdır, çünkü iyi bir kulaklık sadece ses yüksekliğiyle ilgili değil, aynı zamanda ses sahnesindeki ayrıntıları ne kadar iyi işlediğiyle de ilgilidir.

    İki mikrofon ve iki senaryo

    Louder'da çıkarılabilir bir mikrofon ve dahili bir mikrofon bulunuyor; bu da cihazın oyun moduna takılıp kalmayacağının açık bir garantisi. İster oyun oynarken ve partilerde iletişim kurarken, ister günlük kullanımda daha gizli bir görünüm için mikrofonu çıkararak kullanabilirsiniz.

    Bu, "moda olduğu için" değil, insanların sadece pazarlama görsellerinde iyi görünen kulaklıklardan gerçekten bıktığı için faydalı. Kulaklıklar yayın sırasında, aramalarda, oyunlarda ve hatta sokakta veya evde bile etkili bir şekilde kullanılabiliyorsa, artık sadece tek kullanımlık bir aksesuar değil, tam teşekküllü bir çalışma aracı haline gelirler.

    İki bağlantı yöntemi

    2.4 GHz ve Bluetooth 5.4—kulağa sıkıcı gelen bir kombinasyon, ta ki gerçekten kullanana kadar. Oyun oynamak minimum gecikme süresine sahip bir radyo kanalı gerektirirken, diğer her şey Bluetooth gerektirir; bu da her seferinde bir adaptör takmanızı gerektirmez.

    İşte Lunacy Louder'ın gerçekten parladığı nokta burası: kullanıcıyı tek bir moda kilitlemiyor, aksine bir seçim sunuyor. Bu güçlü bir hamle, çünkü 2026'da çok yönlülük, temel özellikler kadar değerli hale geliyor.

    Ana özellik

    İşte işler burada gerçekten ilginçleşiyor. Maksimum ses seviyesinde 60 saate kadar pil ömrü oldukça iddialı bir vaat, ancak Lunacy daha da ileri gitti: iki pil dahil ve dahili mini pil sayesinde pillerin değiştirilmesi güç kaynağını kesintiye uğratmıyor.

    Özetle: Oyun oynarken, canlı yayın yaparken veya seyahatteyken kulaklığınızın şarjının bitmesinden korkmuyorsunuz. Ve bu, modeli satın almak için gerçek bir neden, sadece "ilginç yeni ürünler" listesine eklemek için değil.

    60 saate kadar kullanım süresi ve değiştirilebilir piller

    Normal kablosuz kulaklıklar pil ömrüyle övünürler, ancak gerçek hayatta bu genellikle tek bir anlama gelir: bir hafta ve sonra kablo geri gelir. Louder ise burada tamamen farklı bir oyun oynuyor, çünkü çift pil, kullanım senaryosunu tamamen değiştiriyor.

    Sadece daha uzun değil, aynı zamanda daha kullanışlı. Öyle ki, kulaklıkları sürekli şarj edilmesi gereken bir cihaz olarak algılamayı gerçekten bırakabilirsiniz. Ve işte tam olarak bu şekilde, daha sonra teknik özelliklerde değil, günlük konuşmalarda ele alınan "vurucu" mekanizmalar doğuyor.

    İçinde neden mini bir pil var?

    Dahili yedek batarya fikri, bir pazarlama hilesi değil, sağlam bir mühendislik çözümünün klasik bir örneğidir. Ana bataryayı bağlantıyı kaybetmeden kolayca değiştirebilmeniz için birkaç dakikalık yedek güç sağlar.

    Bunlar, birçok "akıllı" cihazın sahip olmadığı özelliklerdir: sunumlarda harika ses çıkarırlar, ancak günlük kullanımda rahatsız edicidirler. Louder ise, bu süreçteki stresi ortadan kaldırmaya çalışıyor ve bu da onun lehine çok güçlü bir argüman.

    Hayatta bu neden elverişli?

    Louder'ın en iyi yanı, sadece oyun için olmaması. Evet, bunlar oyun kulaklıkları, ancak tasarımları yayın akışı, telefon görüşmeleri ve günlük kullanım için de mükemmel bir şekilde uygun. Bluetooth 5.4, uzun pil ömrü ve çift mikrofon, onları dar bir kutuya sığmayacak kadar çok yönlü kılıyor.

    Bu da önemli, çünkü 2026'da insanlar giderek sadece "oyun cihazı" değil, günlük hayatta onları rahatsız etmeyecek çok yönlü bir cihaz satın alıyorlar. Bu nedenle Lunacy Louder, "oyun için iyi, günlük kullanım için değil" uzlaşmalarından bıkanlar arasında popüler olabilir.

    Lunacy Louder'ın Neden Büyük Bir Olay Olabileceği

    Asıl sebep basit: Akılda kalıcı bir fikirleri var. "Dünyanın en iyi sesi" değil, "ultra hafif tasarım" değil, soyut bir kavram da değil; çok somut bir şey: İstediğiniz kadar dinleyin, pili değiştirin, endişelenmeyin. Açıklaması kolay, hatırlaması kolay ve konuşmada satması kolay.

    İkinci neden ise pratikliktir. Louder'lar sadece gösteriş amaçlı bir oyuncak gibi görünmezler: oyunları, yayınları ve günlük kullanımı gerçekten kapsarlar. Bu da onların bir şaka aracı olarak değil, düzgün çalışan bir cihaz olarak kullanılabileceği anlamına gelir.

    Gerçekten de hayranlık uyandırıcı bir etkiye sahipler.

    Şarj istasyonu, değiştirilebilir piller, kulaklık kabının içinde bir tampon, 60 saat pil ömrü, iki sürücü, iki mikrofon tüm bunlar anında çok ayırt edici bir imaj oluşturuyor. İşe yarıyor, bu özellikler, onlar hakkında konuşmak, tartışmak ve onları sıradan kablosuz kulaklıklarla karşılaştırmak istemenizi sağlıyor.

    Bunlar üst düzey trendde yer alıyor.
    Tüketiciler giderek daha çok, sadece kimliği belirsiz donanımlar değil, karakter sahibi şeyler istiyorlar. Lunacy Louder tam da bu: Tuhaf olmaktan çekinmiyorlar, ama anlamsız da görünmüyorlar.

    Başarılı olmasını beklemeli miyiz?

    Evet, eğer sıradışı, üst düzey ve gerçekten ilgi çekici olarak nitelendirilebilecek bir ürün arıyorsanız, Lunacy Louders tam size göre. Sıradan bir kablosuz kulaklık olarak geçiştirilemeyecek kadar sağlam bir yapıya sahip.

    Ancak bir dezavantajı da var: Eğer biri mümkün olan en basit, en hafif ve "açıkça karmaşık olmayan" modeli istiyorsa, Louder aşırıya kaçmış gibi görünebilir. Bu başlı başına bir dezavantaj değil; sadece çok fazla karaktere sahipler.

    Özetle, Lunacy Louder 2026'nın en büyük hitlerinden biri olabilir; bunun nedeni en ucuz veya en çok yönlü olmaları değil, nihayet gerçekten akılda kalıcı bir şey sunmalarıdır. Bunlar, bir fikre, bir karaktere ve hayranlık uyandıran özelliklerle günlük kullanışlılığın nadir bir karışımına sahip kulaklıklardır.

    Kısacası, Louder "eh, fena değil" demekle ilgili değil. "Vay canına, bu çok ilginç" demekle ilgili. Ve tam da bu tür ürünler en çok yankı uyandıran ürünler olma eğilimindedir.
    [h2]Lunacy Louder Kulaklık Türkiye [/h2] Dürüst olalım: Lunacy Louder, ilk bakışta insanı güldüren, ama sonra bir şeyleri kaçırdığınızı hissettiren kulaklıklara benziyor. Pazarlama taktiğine bağlanamayacak kadar çok cazip özelliği var: 60 saate kadar pil ömrü, iki değiştirilebilir pil, şarj istasyonu, mini pil yedekleme ve iki bağlantı yöntemi. [h3] Lunacy Louder neden ilgi görüyor ki?[/h3] Çoğu "yeni amiral gemisi" telefonun sorunu, ya çok gösterişli görünmeleri ya da iyi performans göstermeleri, ancak gerçek bir vizyondan yoksun olmalarıdır. Lunacy Louder bu kategoriye girmiyor: çok büyük bir fikirleri var: sizi şarj cihazının yanında yaşamaya zorlamayan kablosuz oyun kulaklıkları üretmek. Bu sadece "evet, Bluetooth, evet, RGB, ne olmuş yani?" demekle kalmıyor. Burada size hemen bir şarj istasyonu, iki pil ve net bir senaryo sunuluyor: biri bittiğinde ikincisini takabiliyorsunuz ve müziğiniz, oyununuz veya görüşmeniz kesintiye uğramıyor. Herkesin sürekli kablolar ve şarj cihazlarıyla uğraşmaktan bıktığı 2026 yılında, bu yaklaşım sadece uygun değil, aynı zamanda son derece zamanında görünüyor. [h3]Başka bir amiral gemisi yerine sıra dışı bir fikir. [/h3] Louder'ın çekiciliğinin sırrı, "sıradan bir oyun kulaklığı" olmaları değil. Lunacy'nin, geleneksel markaların "uzun pil ömrü" iddialarıyla geçiştirmeyi tercih ettiği bir sorunu gerçekten çözmüş olmalarıdır. Burada pil ömrü sadece bir iddia değil, bir mekanizma. İki pil, kulaklığın içindeki bir tampon ve bir şarj istasyonu dahil; bunlar sadece süsleme değil, tam teşekküllü mühendislik özellikleri. Ve insanlar genellikle bu tür şeyleri tartışmaya, arkadaşlarına iletmeye ve incelemelerde detaylıca ele almaya başlıyorlar. [h3]Bu durum 2026'da neden önemli?[/h3] Çünkü piyasa, görünüşte kullanışlı ancak sürekli dikkat gerektiren sıkıcı kablosuz kulaklıklardan bıktı. 2026'daki kullanıcılar sadece "çalışan" değil, baş ağrısı yaratmayan bir şey istiyorlar. Lunacy Louder tam da bu noktaya değiniyor: Eğer kulaklıklar gerçekten 60 saate kadar dayanıyorsa ve pil değişimi kullanımını kesintiye uğratmıyorsa, bu artık sadece pazarlama hilesi değil, her gece şarj etme endişesinden kurtulmak için bir neden. Ve evet, bu küçük bir şey gibi görünebilir, ta ki böyle bir cihazla yaşamaya başlayana kadar. [h3]İçlerinde ne var? [/h3]Şimdi asıl konuya gelelim. Lunacy Louder, 50 mm ve 30 mm sürücülere sahip iki yollu hoparlörler kullanıyor; bu da "herkesin kullandığı sıradan hoparlörler" olmadıkları, aksine daha temiz bir frekans ayrımı elde etme girişimi oldukları anlamına geliyor. Teoride bu, sesin daha odaklı olabileceği anlamına gelir: ayak sesleri kaybolmaz, orta frekanslar bulanıklaşmaz ve bas her şeyi ezmez. Üstelik kulaklıklar aynı anda iki dünyada birden çalışıyor: Gecikmesiz oyun deneyimi için 2.4 GHz ve telefonunuz, dizüstü bilgisayarınız ve normal günlük kullanımınız için Bluetooth 5.4. Yani bu sadece "PC'ye özel" bir kulaklık değil, masaya bağlı kalmadan yanınızda taşıyabileceğiniz bir cihaz. [h3]Her bir kasede iki sürücü[/h3] Bu, en ikna edici noktalardan biri. 50 mm + 30 mm çift yönlü tasarım, tartışmaya girmeden önce test etmek isteyeceğiniz bir şey gibi görünüyor. Genellikle etkileyici bir ürünü vasat bir üründen ayıran da bu tür çözümlerdir: üretici sadece büyük bir hoparlör takmakla kalmaz, bunun yerine sesi daha kontrollü ve canlı hale getirmeye çalışır. Bu, özellikle oyun için faydalıdır, çünkü iyi bir kulaklık sadece ses yüksekliğiyle ilgili değil, aynı zamanda ses sahnesindeki ayrıntıları ne kadar iyi işlediğiyle de ilgilidir. [h3]İki mikrofon ve iki senaryo[/h3] Louder'da çıkarılabilir bir mikrofon ve dahili bir mikrofon bulunuyor; bu da cihazın oyun moduna takılıp kalmayacağının açık bir garantisi. İster oyun oynarken ve partilerde iletişim kurarken, ister günlük kullanımda daha gizli bir görünüm için mikrofonu çıkararak kullanabilirsiniz. Bu, "moda olduğu için" değil, insanların sadece pazarlama görsellerinde iyi görünen kulaklıklardan gerçekten bıktığı için faydalı. Kulaklıklar yayın sırasında, aramalarda, oyunlarda ve hatta sokakta veya evde bile etkili bir şekilde kullanılabiliyorsa, artık sadece tek kullanımlık bir aksesuar değil, tam teşekküllü bir çalışma aracı haline gelirler. [h3]İki bağlantı yöntemi[/h3] 2.4 GHz ve Bluetooth 5.4—kulağa sıkıcı gelen bir kombinasyon, ta ki gerçekten kullanana kadar. Oyun oynamak minimum gecikme süresine sahip bir radyo kanalı gerektirirken, diğer her şey Bluetooth gerektirir; bu da her seferinde bir adaptör takmanızı gerektirmez. İşte Lunacy Louder'ın gerçekten parladığı nokta burası: kullanıcıyı tek bir moda kilitlemiyor, aksine bir seçim sunuyor. Bu güçlü bir hamle, çünkü 2026'da çok yönlülük, temel özellikler kadar değerli hale geliyor. [h3]Ana özellik[/h3] İşte işler burada gerçekten ilginçleşiyor. Maksimum ses seviyesinde 60 saate kadar pil ömrü oldukça iddialı bir vaat, ancak Lunacy daha da ileri gitti: iki pil dahil ve dahili mini pil sayesinde pillerin değiştirilmesi güç kaynağını kesintiye uğratmıyor. Özetle: Oyun oynarken, canlı yayın yaparken veya seyahatteyken kulaklığınızın şarjının bitmesinden korkmuyorsunuz. Ve bu, modeli satın almak için gerçek bir neden, sadece "ilginç yeni ürünler" listesine eklemek için değil. [h3]60 saate kadar kullanım süresi ve değiştirilebilir piller[/h3] Normal kablosuz kulaklıklar pil ömrüyle övünürler, ancak gerçek hayatta bu genellikle tek bir anlama gelir: bir hafta ve sonra kablo geri gelir. Louder ise burada tamamen farklı bir oyun oynuyor, çünkü çift pil, kullanım senaryosunu tamamen değiştiriyor. Sadece daha uzun değil, aynı zamanda daha kullanışlı. Öyle ki, kulaklıkları sürekli şarj edilmesi gereken bir cihaz olarak algılamayı gerçekten bırakabilirsiniz. Ve işte tam olarak bu şekilde, daha sonra teknik özelliklerde değil, günlük konuşmalarda ele alınan "vurucu" mekanizmalar doğuyor. [h3]İçinde neden mini bir pil var?[/h3] Dahili yedek batarya fikri, bir pazarlama hilesi değil, sağlam bir mühendislik çözümünün klasik bir örneğidir. Ana bataryayı bağlantıyı kaybetmeden kolayca değiştirebilmeniz için birkaç dakikalık yedek güç sağlar. Bunlar, birçok "akıllı" cihazın sahip olmadığı özelliklerdir: sunumlarda harika ses çıkarırlar, ancak günlük kullanımda rahatsız edicidirler. Louder ise, bu süreçteki stresi ortadan kaldırmaya çalışıyor ve bu da onun lehine çok güçlü bir argüman. [h3]Hayatta bu neden elverişli?[/h3] Louder'ın en iyi yanı, sadece oyun için olmaması. Evet, bunlar oyun kulaklıkları, ancak tasarımları yayın akışı, telefon görüşmeleri ve günlük kullanım için de mükemmel bir şekilde uygun. Bluetooth 5.4, uzun pil ömrü ve çift mikrofon, onları dar bir kutuya sığmayacak kadar çok yönlü kılıyor. Bu da önemli, çünkü 2026'da insanlar giderek sadece "oyun cihazı" değil, günlük hayatta onları rahatsız etmeyecek çok yönlü bir cihaz satın alıyorlar. Bu nedenle Lunacy Louder, "oyun için iyi, günlük kullanım için değil" uzlaşmalarından bıkanlar arasında popüler olabilir. [h3]Lunacy Louder'ın Neden Büyük Bir Olay Olabileceği[/h3] Asıl sebep basit: Akılda kalıcı bir fikirleri var. "Dünyanın en iyi sesi" değil, "ultra hafif tasarım" değil, soyut bir kavram da değil; çok somut bir şey: İstediğiniz kadar dinleyin, pili değiştirin, endişelenmeyin. Açıklaması kolay, hatırlaması kolay ve konuşmada satması kolay. İkinci neden ise pratikliktir. Louder'lar sadece gösteriş amaçlı bir oyuncak gibi görünmezler: oyunları, yayınları ve günlük kullanımı gerçekten kapsarlar. Bu da onların bir şaka aracı olarak değil, düzgün çalışan bir cihaz olarak kullanılabileceği anlamına gelir. [h3]Gerçekten de hayranlık uyandırıcı bir etkiye sahipler.[/h3] Şarj istasyonu, değiştirilebilir piller, kulaklık kabının içinde bir tampon, 60 saat pil ömrü, iki sürücü, iki mikrofon tüm bunlar anında çok ayırt edici bir imaj oluşturuyor. İşe yarıyor, bu özellikler, onlar hakkında konuşmak, tartışmak ve onları sıradan kablosuz kulaklıklarla karşılaştırmak istemenizi sağlıyor. Bunlar üst düzey trendde yer alıyor. Tüketiciler giderek daha çok, sadece kimliği belirsiz donanımlar değil, karakter sahibi şeyler istiyorlar. Lunacy Louder tam da bu: Tuhaf olmaktan çekinmiyorlar, ama anlamsız da görünmüyorlar. [h3]Başarılı olmasını beklemeli miyiz?[/h3] Evet, eğer sıradışı, üst düzey ve gerçekten ilgi çekici olarak nitelendirilebilecek bir ürün arıyorsanız, Lunacy Louders tam size göre. Sıradan bir kablosuz kulaklık olarak geçiştirilemeyecek kadar sağlam bir yapıya sahip. Ancak bir dezavantajı da var: Eğer biri mümkün olan en basit, en hafif ve "açıkça karmaşık olmayan" modeli istiyorsa, Louder aşırıya kaçmış gibi görünebilir. Bu başlı başına bir dezavantaj değil; sadece çok fazla karaktere sahipler. Özetle, Lunacy Louder 2026'nın en büyük hitlerinden biri olabilir; bunun nedeni en ucuz veya en çok yönlü olmaları değil, nihayet gerçekten akılda kalıcı bir şey sunmalarıdır. Bunlar, bir fikre, bir karaktere ve hayranlık uyandıran özelliklerle günlük kullanışlılığın nadir bir karışımına sahip kulaklıklardır. Kısacası, Louder "eh, fena değil" demekle ilgili değil. "Vay canına, bu çok ilginç" demekle ilgili. Ve tam da bu tür ürünler en çok yankı uyandıran ürünler olma eğilimindedir.
    Beğen
    4
    0 Cevaplar 0 Paylaşımlar 4B Görüntülemeler 0 Değerlendirmeler
  • RTX 50 ekran kartı sahipleri aşırı ısınma sorunları yaşıyor
    RTX 50 ekran kartı sahipleri aşırı ısınma sorunları yaşadıktan sonra garanti kapsamında servis talebinde bulunuyorlar.

    Son birkaç gündür, bir dizi özel yardımcı program, GeForce RTX 50 serisi ekran kartlarındaki GPU'nun en yüksek sıcaklık noktasının sıcaklığını izleme yeteneği kazandı.

    Bu durum, sıradan kullanıcıların grafik kartlarının en yüksek sıcaklık noktalarını toplu olarak ölçmeye başlamasına yol açtı. Bazıları sonuçlardan hoş olmayan bir şekilde şaşırdı. Uniko's Hardware, Çin NGA forumundaki birkaç kullanıcının en yüksek sıcaklık noktalarının 100°C'ye yaklaştığını bildirdiğini aktardı.

    Örneğin, Colorful Vulcan White renkli bir RTX 5080 ekran kartının sahibi, ekran kartının en sıcak noktasının 98,5°C'ye ulaştığını keşfetti. Bu durum, kullanıcının üreticinin RMA departmanıyla iletişime geçmesine yol açtı ve şirket temsilcileri garanti kapsamında iadeyi onayladı.

    Başka bir kullanıcı, Colorful iGame Advanced OC tasarımına sahip RTX 5090D ekran kartının en yüksek sıcaklık noktasının 112°C'ye ulaştığını, bu değerin ortalama GPU sıcaklığından tam 35°C daha yüksek olduğunu keşfetti. Bu sırada kartın fanları yaklaşık 3000 RPM hızında çalışıyordu. Kullanıcı, üreticinin RMA departmanıyla iletişime geçti. Uniko's Hardware yazarları, NVIDIA'nın benzer olaylardan korkarak RTX 50 serisi GPU'ların en yüksek sıcaklık noktasını sıradan kullanıcılardan gizlemiş olabileceğini tahmin ediyor.
    RTX 50 ekran kartı sahipleri aşırı ısınma sorunları yaşadıktan sonra garanti kapsamında servis talebinde bulunuyorlar. Son birkaç gündür, bir dizi özel yardımcı program, GeForce RTX 50 serisi ekran kartlarındaki GPU'nun en yüksek sıcaklık noktasının sıcaklığını izleme yeteneği kazandı. Bu durum, sıradan kullanıcıların grafik kartlarının en yüksek sıcaklık noktalarını toplu olarak ölçmeye başlamasına yol açtı. Bazıları sonuçlardan hoş olmayan bir şekilde şaşırdı. Uniko's Hardware, Çin NGA forumundaki birkaç kullanıcının en yüksek sıcaklık noktalarının 100°C'ye yaklaştığını bildirdiğini aktardı. Örneğin, Colorful Vulcan White renkli bir RTX 5080 ekran kartının sahibi, ekran kartının en sıcak noktasının 98,5°C'ye ulaştığını keşfetti. Bu durum, kullanıcının üreticinin RMA departmanıyla iletişime geçmesine yol açtı ve şirket temsilcileri garanti kapsamında iadeyi onayladı. Başka bir kullanıcı, Colorful iGame Advanced OC tasarımına sahip RTX 5090D ekran kartının en yüksek sıcaklık noktasının 112°C'ye ulaştığını, bu değerin ortalama GPU sıcaklığından tam 35°C daha yüksek olduğunu keşfetti. Bu sırada kartın fanları yaklaşık 3000 RPM hızında çalışıyordu. Kullanıcı, üreticinin RMA departmanıyla iletişime geçti. Uniko's Hardware yazarları, NVIDIA'nın benzer olaylardan korkarak RTX 50 serisi GPU'ların en yüksek sıcaklık noktasını sıradan kullanıcılardan gizlemiş olabileceğini tahmin ediyor.
    Beğen
    4
    0 Cevaplar 0 Paylaşımlar 1B Görüntülemeler 0 Değerlendirmeler
Daha Fazla Sonuç
Oyun Gündemi
Yükleniyor...
Forum Son Yazılan Konular
TechForumTR https://techforum.tr/sosyal